<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title> &#187; Videolu Sağlık Bilgileri</title>
	<atom:link href="http://www.saglik.im/kategori/videolu-saglik-bilgileri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.saglik.im</link>
	<description>Sağlık, Tıp, Estetik Tedavi Yöntemleri &#124; Sağlık&#039;ım Her şey Diyorsanız..!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Aug 2011 02:08:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Kan Kanseri (Lösemi)</title>
		<link>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Mar 2010 02:55:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kanser]]></category>
		<category><![CDATA[Tümörler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=221</guid>
		<description><![CDATA[KAN KANSERLERİ (LÖSEMİLER) Loserai” terimi beyaz kan, yani ak­yuvarlar açısından zengin kan anlamına gelir. Kanda akyuvar sayısının artma­sıyla seyreden lösemiler, kan kanserle­rinin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde, kan dolaşımın­da olgunlaşmamış ve tipik olmayan ak­yuvarların sayıca çok ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri” ayrımı yapılmaktadır. Kan kanseri, çeşitli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KAN KANSERLERİ (LÖSEMİLER) Loserai”  terimi beyaz kan, yani ak­yuvarlar açısından zengin <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> anlamına  gelir. Kanda akyuvar sayısının artma­sıyla seyreden lösemiler, kan  kanserle­rinin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde,  kan dolaşımın­da olgunlaşmamış ve tipik olmayan ak­yuvarların sayıca çok  ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri”  ayrımı yapılmaktadır.</p>
<p>Kan kanseri, çeşitli akyuvar hücre­lerinin üretildiği dokuları  etkileyen bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> hastalığıdır. Dolaşımdaki  kam et­kilediği gibi, sonuçlan çevre kanında belirgin biçimde  görülmeyebilir. Has­talıktan etkilenen hücreler (granülosit-ler,  lenfositler, retikülohistiyositler ve <a href="http://www.saglik.im/plazma/">plazma</a> hücreleri) denetimden çıkarak bağımsız <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> etmeye başlar ve kan hücrelerinin üretildiği organlara, ayrıca başka  organ ve dokulara yerleşip yapı­sal yıkıma neden olurlar.</p>
<p>Bütün <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> gibi kan kanserlerinin  nedenleri açıklığa kavuşmamıştır. Ama araştırmalar, kan kanserine ne­yi  olan ya da hazırlayan etkenler hak-ıda Önemli veriler sağlamıştır.  Bunla-”lökomojen faktörler”, yani kan kan-rini hazırlayıcı etkenler adı  verilir. ‘Bazı etkenlerin (Örneğin iyonlaştırıcı ışınım [radyasyon])  hastalığa neden ol­duğu kesin bilinmekle birlikte, bazıları henüz  kanıtlanmamıştır. • Irk, yaş ve cinsiyete bağlı etkenler -Yirmi dört  ülkede yapılan yeni bir araş­tırmaya göre kan kanserinden <a href="http://www.saglik.im/olum/">ölüm</a> ora­nı  100.000′de 6′dır. Ama hastalığın gö­rülme sıklığı toplumlara göre  değişir; beyazlarda, Afrika ve Uzakdoğu köken­lilere göre iki kat daha  sık rastlanır. Kronik lenfositer lösemi Japonlar’da ve Çinliler’de hiç  görülmezken, Yahudi-ler’de son derece yaygındır. Bunun ne­deni tam  olarak bilinmemekle birlikte ırk, kalırım ve çevre etkenlerinin rolü  tartışılmaktadır.</p>
<p>Hastalığın görülme sıklığı ile yaş arasındaki bağıntı çok  değişkendir: Ya­şamın ilk 10 yılında artan görülme sıklığı, 3-5  yaşlarında en yüksek oranda­dır; hastalık 50 yaş sonrasında yemden  sıklaşır ve 70-75 yaşlarında sıklığı ikin­ci kez doruğa ulaşır.Yaş İle  hastalığın değişik tipleri ara­sında da bir bağıntı vardır. Çocuklarda  akut lenfositer lösemiye sık rastlanır­ken, akut miyeloit tip ender  görülür. Çocukluk döneminde hastalığın kronik biçimleri hemen hemen hiç  görülmez. Orta yaşlarda akut ve kronik tipler yak­laşık olarak eşit  orandadır, yaşlılarda ise kronik lenfositer lösemi ve akut mi­yeloit  lösemi oranı belirgin biçimde ar­tar. Ama bütün lösemi türleri içinde,  kötü gidişli akut tipler, ötekilerden da­ha sık görülmektedir.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-9277" title="KAN KANSERİ (LÖSEMİ)" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/04/KAN-KANSERİ-LÖSEMİ.jpg" alt="" width="220" height="238" /></p>
<p>Ayrıca hastalık, kadınlara göre er­keklerde belirgin bir biçimde daha  yaygın  Kan kanserinde kalıtsal etkenlerin Önemi konusunda tartışmalı  görüşler vardır. Ama bugüne değin kalıtsal et­kenlerin önemini  kanıtlayan kesin bul­gular elde edilememiştir.  iyonlaştırıcı ışınım &#8211;  İyonlaştırıcı ışı­nınım hazırlayıcı etkisi, insan ve hayvan­lar  üzerindeki deneylerle kanıtlanmıştır.İnsanlarda ışınıma bağlı olarak  geli­şen kan kanseri olguları uzun süreden beri bilinir. Hiroşima ve  Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra sağ kalan insanlar  üzerindeki yapılan araş­tırmalarda, ışınımın kan kanseri sıklığım önemli  Ölçüde artırdığı, aynca ışınım miktarı ile kan kanseri arasında doğru  orantılı bir ilişki bulunduğu açıkça kanıtlanmıştır. Kan kanseri­nin  radyoloji uzmanı hekim­lerde başka insanlara oranla daha sık görüldüğü  de bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Kan kanserini hazırlayan başka dış etkenler &#8211; Uzun süre benzol  etkisinde çalışan kişilerdeki akut miyeloit lösemi sıklığı, benzolün  hastalık nedeni olduğu yolunda en kü­çük bir kuşku bırakmamaktadır.  Başka maddelerle ilaçlann böyle bir rol oyna­yıp oynamadığı konusunda  ise kesin bilgi yoktur.</p>
<p>Akut ve kronik olmak üzere iki tip kan kanseri vardır. Bu biçimler  de, etki­lenen hücrenin tipine göre miyeloit ve lenfositer olarak kendi  içinde ikiye ayrı­lır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">Hücre</a> tipine göre yapılan bu  sınıf­landırmada, özellikle hastalığın akut bi­çimlerinde daha ender  olarak öteki hüc­re tipleri de etkilenebilir. Böylece akut eozinofiler  kan kanseri, bazofiler kan kanseri ve kloroma tabloları ortaya çı­kar.  Burada, akut ve kronik terimlerinin hastalığın klinik tablosuyla değil,  kan özellikleriyle ilgili olduğunu vurgula­mak gerekir.</p>
<p><strong>AKUT KAN KANSERLERİ</strong><br />
Akut kan kanserlerinde başlangıç belir­tileri çok çeşitli olduğundan,  hastalık tablosunu tanımlamak oldukça güçtür. Gene de hastalığın bulgu  ve belirtileri­nin çoğu, kandaki değişikliklerden ve akut kan kanserinin  yayılıcı özelliğin­den kaynaklanır.Olguların yansından çoğunda ilk  be­lirti kanama eğilimindeki artıştır (kana­ma diyatezi).<br />
Sık görülen ilk belirtiler arasında de­ri ve mukozalardaki purpuralar  (mo­rumsu kırmızı küçük kanama odaklan) ile dişeti ve <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> kanamalan sayılabi­lir. Kanama, herhangi bir organda da görülebilir.  Örneğin, gözün ağtabakası, içkulak, dişler, beyin, beyin-omurilik zan  (meninks), <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> ve idrarkesesi, sindirim organlan ve  akciğer zannda da kanamalara rastlanabilir.Ağır bir seyir izfeyen ateş,  başlangıç­ta olguların üçte birinde görülürken, akut kan kanserlerinde  her olguda gözlenir.</p>
<p>Tipik bir belirti de ağız ile yutakta kanamalı ve <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> ölümüne bağh (nekrotik) değişimlerdir. Dil ve dudaklar kuru­yup çatlar;  dişetlerinde şişme, kanama ve yer yer doku ölümü (nekroz) görülür; iç  yanak mukozası ve damakta topluiğne başı büyüklüğünde kanama odaklan  (pe-teşi) ile içi kan dolu keseciklere rastla­nır; büyüyen bademcikler  kanamalı, mo­rumsu, gri-beyaz bir zarla kaplıdır.<br />
Hastalığın ileri evrelerinde her ol­guda görülen kansızlık, başlangıçta  belirgin olmayabilir, ama ilerleyici ni­teliği nedeniyle zamanla  halsizlik, baş dönmesi, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> atışlannda hızlanma ve  yorgunlukla gelen <a href="http://www.saglik.im/nefes-darligi/">nefes darlığı</a> yara­tır.</p>
<p>Hastalığın başlangıcında ya da daha çok gidişi sırasında kanserli  hücreler tüm dokulara yayılarak değişik ölçüler­de yıkıma yol  açabilirler. En çok şu so­nuçlar görülür: Özellikle çocuklarda yer yer  osteoliz (bölgesel <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> erimesi), <a href="http://www.saglik.im/osteoporoz/">osteoporoz</a> (kemik dokusunun yoğunlu­ğunun azalması) ya da iskelet sistemin­de  periost (kemik dış zan) tepkimesi, et­kilenen bölgeye göre değişik yerel  felç­lerle ortaya çıkan <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> belirtile­ri,  akut ya da daha çok belirtisiz başlayan beyin-omurilik zan tahrişine  bağh lösemi menenjiti. Akut kan kanserinin klinik belirtileri arasında  son olarak da­lak, lenf düğümü ve karaciğer büyümesi dikkati çeker. <a href="http://www.saglik.im/dalak/">Dalak</a> büyümesi genellik­le ön planda değildir, hatta olguların yüzde 40′ında  hiç görülmez. Aynı bi­çimde karaciğer büyümesi de belirgin değildir ve  olguların önemli bir bölü­münde görülmeyebilir. Öte yandan, lenf düğümü  büyümesi çocukluk çağı akut lenfositer lösemilerinde baş, boyun yan­ları  ve göğüs bölgelerinde çok yaygın­dır.</p>
<p>Bunlardan da anlaşılacağı gibi akut kan kanserlerinin çok çeşitli  klinik belir­tileri vardır. Bu belirtilerin en azından hastalığın  başlangıcında tek tek ya da birkaçının bir arada görülebileceği dik­kate  alınırsa, akut kan kanserinin kolay­ca başka hastalıklarla (enfeksiyon  hasta-hklan, romatizma hastahklan vb) kanş-tınlabüeceği ve yanlış tam  koyma olası­lığının yüksek olduğu anlaşılır. Akut kan kanserleri çok  hafif ve değişken belirti­lerle ortaya çıksa da, kan tahlili  yapılma­sını gerektiren bir ya da daha çok belirti mutlaka bulunur.  Böylece tanıya yaklaşı­lır ya da en azından kan kanseri kuşkusu sağlam  bir temel üzerine oturtulur.</p>
<p>İncelemeler<br />
• Kan-kemik iliği incelemesi &#8211; Kan<br />
kanserinin tanısı ve hücre tipini belirle­mek açısından kaçınılmaz  olarak en önemli inceleme kan ve <a href="http://www.saglik.im/kemik-iligi/">kemik  iliği</a> in­celemesidir. Günümüzde kan kanseri sınıflandırmasında  çevre kanının incelenmesi yeterli görülmemektedir; çevre kanı normale  yakın olabilir ya da belir­siz değişiklikler gösterebilir. O yüzden  kemik iliği ve lenf düğümü incelemele­ri de gereklidir. Böylece kan  kanserinin hücre tipi ve hücrelerin olgunluk dere­celeri belirlenebilir.<br />
Hücre biçimine göre çeşitli akut kan kanseri tipleri ayni: edilebilir.  Bu sınıf­landırma klinik açıdan olanaksız görü­nürse de, çeşitli  tiplerin, hücre biçimine göre aynı tedaviye farklı yanıtlar ver­mesiyle  doğrulanmaktadır.<br />
Akut kan kanserlerinde en Önemli bulgu kan ve kemik iliğindeki  olağan­dışı hücrelerdir. Buna karşın akyuvar­lar ya da kemik iliği  hücrelerinde her zaman sayısal değişildik görülmeyebi­lir.<br />
Kanserli hücrelerde çoğunlukla Au-er cisimcikleri denen oluşumlar  bulu­nur. Bu cisimciklerin görülmesi akut kan kanseri tanısını  kesinJeştirdiği gibi, kanserin miyeloit tipte olduğunu da be­lirtir.</p>
<p>Gidişi<br />
Kan kanserlerinde hastalığın gidişi ve sonlanması akut ve kronik  biçimleri ile miyeloit ve lenfositer tipler arasında bü­yük değişiklik  gösterir.<br />
Ama kan bulguları, hastanın yaşı, hastalığın evresi ve uygulanan tedavi  gibi çeşitli etkenlere göre, aynı hücre ti­pindeki kan kanserlerinde de  gidiş ve buna bağlı olarak sonlanma çeşitlilik gösterebilir. Kana  ilişkin ve kan dışı et­kenlerin iyi bilinmesi yanında dikkatli bir  değerlendirme, oldukça sık yapılan iki hatayı önleyebilir.<br />
Bunlardan ilki ve belki de en sık gö­rüleni, hastalığın kan kanseri  olması ne­deniyle, daha başından sonucun kötü olacağını kabul etmek,  ikincisi ise tam tersine hiçbir iyileşme şansı bulunma­yan olgularda  aşın beklentilerle hastala­rı ileri uzmanlık merkezlerinde uzun ve  bıktırıcı araştırmalarla oyalamaktır. Ağır gidişli ve kötü sonlanan akut  kan kanserlerinde, hastalığın gelişiminin ön­ceden belirlenmesine ve  gerçekçi bir değerlendirmeye yardımcı olacak bazı temel verileri  incelemek gerekir.</p>
<p>Her şeyden Önce akut lenfositer lö­semi ve akut miyeloit lösemi  arasında hastalığın gidişi açısından temelde bü­yük bir fark olduğu  bilinmelidir. Akut lenfositer lösemilerde tam iyileşme yüzdesi (kemik  iliği ve kan tablosunun normale dönmesi, tedavi ile hastalığın tüm  belirtilerinin ortadan kalkması), miyeloit lösemilere göre belirgin  ölçü­de yüksektir. Aynı biçimde iyileşme dönemi ve beklenen yaşam süresi  de akut lenfositer lösemilerde daha uzundur.</p>
<p>Özellikle çocuklardaki akut lenfo­siter lösemide <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> tedavisi neredeyse yüzde  100 tam iyileşme sağlamakta­dır. Geniş çaplı bir araştırmada tanı­dan 5  yıl sonra bile yaşayan hastalar bildirilmiştir. Bunların yüzde 60′ında  hiçbir hastalık belirtisi görülmemiş ve hastalar tanıdan 8-20 yıl  sonrasına de­ğin tümüyle normal bir yaşam sür­müştür. Ama 20 yıl  yaşayabilen olguların oranının yüzde l’i aşmadığı gö­rülür.<br />
Öte yandan akut miyeloit lösemiler­de çağdaş tedavi yöntemleri ve yeni  ilaçlara karşın olumlu sonuç alınama­maktadır.</p>
<p><strong>Tedavi</strong><br />
Duyarlı ve güç bir konu olan kan kan­seri tedavisi, kullanıma sunulan  ilaçla­rın çoğalması ve uygulama alanındaki çeşitlilik nedeniyle daha da  karmaşık­laşmaktadır. Ama kronik biçimler dı­şında, kaderci bir tutumla  hastalığın ka-bullenildiği geçmiş dönemlere göre gü­nümüzde durum çok  farklıdır: Artık hastalığın ilerleyişi uzun süre denetim altında  tutulabilmekte ve bazen hastalık kesin olarak yenilebilmektedir. Kan  kanseri tedavisi alanında tüm dünyada büyük çabalarla yeni ilaçlar  bulunmak­tadır. Neredeyse her yıl, tedavide az da olsa ilerleme sağlayan  yeni bir ilaç kul­lanıma girmektedir. Nedene yönelik te­davinin henüz  geliştirilemediği kan kanseri türlerinde günümüzdeki tedavi­nin başlıca  iki hedefi vardır: Olabildi­ğince çok sayıda kanserli kan hücresini yok  ederek kan tablosunu normale dön­dürmek ve kan üretimindeki bozukluğu  gidererek kanama, enfeksiyon gibi sık görülen komplikasyonlan önlemek.</p>
<p>Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için eldeki tedavi olanaklarıyla  çeşitli kanserli hücre tipleri yok etmeye çalışılir. Ayrıca destek  tedavilerle hastalığın kan yapım ve bağışıklık sisteminde yol açtığı  yıkım onanlıp önlenmeye çalışı­lır. Hayvanlar ve insanlar üzerindeki  deneylerde kanserli hücre sayısı ile ya­şama süresi arasında doğru  orantı oldu­ğu kanıtlandığından tedavide bu hücre­leri yok etmeye  yönelik çabaların bü­yük önemi vardır.<br />
Kan kanseri tedavisine karşı duyarlı­lık, hastalığın hücre tipine bağlı  olarak değişir. Başlıca yöntemler fiziksel ve <a href="http://www.saglik.im/hormonal-tedavi/">hormonal tedavi</a> ile ilaç tedavisidir.</p>
<p>• Fiziksel tedavi &#8211; 1903′ten beri uygu­lanan ve uzun süre tek tedavi  yöntemi olan iyonlaştırıcı ışınım, değişik biçimleriyle (röntgen  tedavisinden yüksek enerjili radyoaktif izotoplarla yapılan tedaviye  kadar çok çeşitlidir) kan kan­seri tedavisindeki en önemli fiziksel  yöntemdir.Hastalığın daha çok kronik biçimle­rinde uygulanılan  iyonlaştırıcı ışınım, ancak belli koşullarda uygulanırsa olumlu sonuç  verir. Bu koşullar akut kan kanseri türleri için de geçerlidir.</p>
<p>• İlaç tedavisi (kemoterapi) &#8211; İlaç te­davisi günümüzde kan kanseri  tedavisi­nin temelini oluşturur. Değişik biçim­lerde etki gösteren  birçok ilaç kullanıl­maktadır. Birden çok ilacın birlikte  kul­lanılmasıyla daha çok sayıda kanserli hücreyi yok etme eğilimi,  günümüzde en yaygın tedavi anlayışıdır.<br />
•  <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">Hormon</a> tedavisi &#8211; Kortİkosteroit  grubu ilaçların kan kanseri tedavisinde önemli bir yeri vardır. Hormon  kökenli bu ilaçların olumlu etkileri iki biçimde görülür. Kan kanseri  hücrelerine özel bi­çimde etki ederek kan yapımını uyarıcı, kılcal  damarlar düzeyinde de kanamayı ve zehirlenmeyi önleyici etki  gösterirler.</p>
<p>KRONİK KAN KANSERLERİ<br />
Değişik hücre tipli akut kan kanserleri­nin tersine kronik kan  kanserinde lenfo-siter ve miyeloit biçimler çok değişik klinik  belirtilere yol açar. Lenfositer bi-Çİmde aşın dalak büyümesi  belirgindir; miyeloit biçimdeyse bütün vücuttaki derin ve yüzeysel lenf  düğümlerinde aynı anda belirgin bir şişme gözlenir. • Kronik miyeloit  lösemi &#8211; Kronik miyeloit lösemi bir erişkin hastalığıdır; en çok 30-60  yaş arasında görülür, 25 yaş altında çok enderdir ve çocuklarda  kesinlikle ayrıksı bir durumdur. Ayrıca kadınlarda erkeklerden daha sık  rastla­nan tek kan kanseri biçimidir.<br />
Bütün kan kanseri biçimleri arasın­da en belirtisiz başlayan türdür.  Sıradan kan tahlili ya da check-up sırasmda rastlantıyla saptanan  olgularda hastalı­ğın klinik belirtilerinin, kan tablosu  de­ğişikliklerinden 2-3 yıl sonra ortaya çıktığı belirlenmiştir.</p>
<p>Hastalığın en temel bulgusu, belir­gin ve kimi zaman aşırı boyutlara  ula­şabilen dalak büyümesidir. Dalak büyü­mesi görülmeyen olgularda  kronik mi­yeloit tanısı çok kuşkuludur.En erken ve sık ortaya çıkan  öteki belirtiler, karın ve sindirim sistemiyle ilgili olarak dalak  büyümesinin yol açtı­ğı yakınmalarıdır (sindirim güçlüğü, karında  gerginlik ve dolgunluk duygu­su, kimi zaman karnın sol yanında ağır­lık  duygusu ve ağrı). Sistemik (genel) ya da karın ve sindirim sistemine  iliş­kin belirtiler genellikle daha geç ortaya çıkar. Bunlarla birlikte  görülen Öteki belirtiler kansızlıktan kaynaklanan ya­kınmalar  (halsizlik, çarpıntı, nefes dar­lığı, baş dönmesi vb) ya da  metaboliz­manın hızlanmasına bağlı bulgulardır (örneğin hızlı kilo  yitimiyle birlikte ge­nel durumun bozulması). Kronik miye­loit lösemide  kanda <a href="http://www.saglik.im/urik-asit/">ürik  asit</a> artışı da sık görülür. Bunun sonucunda böbrek­lerde oluşan  ürik asit taşları, <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> nöbet­lerine yol açar.</p>
<p>• Kan tablosu &#8211; Kronik miyeloit löse­mide kan ve kemik iliğindeki en  belir­gin özellik genel dolaşımda granülosit dizisinden olgunlaşmamış  hücrelerin görülmesidir. Bu hücrelerde belirgin bir biçimsel  olağandışılık bulunur. Kemik iliğinde ise ilik hücreleri belirgin  Ölçü­de artmıştır. Akyuvar sayısında da önemli bir artış vardır, ama bu,  çeşitli olgularda hatta aynı olguda büyük fark­lılık  (15.000-500.000/mm3 arasında) gösterir. Akyuvar sayısının normal ya da  normalin altında olması oldukça en­derdir; akyuvar sayısındaki artış  hastalı­ğın neredeyse değişmez bir bulgusudur. Sayıları mutlak olarak  artan akyuvarlar, miyelosit ve metamiyelositlerin çoğun­lukta olduğu  nötrofîl granüloblastlar ve granülositlerden oluşur. Kronik miyelo-it  lösemide görülen bu akyuvarlar nor­mal biçimlerim bir ölçüde yitirmiş,  anormal yapıda hücrelerdir. Kemik ili­ğinde biçimsel anormallik gösteren  gra­nüloblastlar arasında genellikle miyelo-sitler ağırlıktadır. Ama  genel dolaşım kanında olduğu gibi kemik iliğinde de bu hücrelerin bütün  oluşum evrelerinin görülmesi nedeniyle, akut kan kanserle­rinin önemli  bir özelliği olan “lösemi hiatusu”na rastlanmaz. Granüloblast ar­tışı  bütün hastalık dönemi boyunca de­ğişmeyen bir bulgudur. Öte yandan  has-lalığın başlangıcına ait tipik bir bulgu olan belirgin megakaryosit  artışı, hasta­lık boyunca azalma eğilimi göstererek ileri evrelerde  normalin altına iner. Eritroblast serisindeki bozukluk ise hastalı­ğın  başlangıcında görülmeyip ileri evre­lerde ciddi boyutlara vanr.Kemik  iliğindeki bu değişikliklerle birlikte dolaşım kanında da trombosit  sayısmda giderek azalma ve ağır kan­sızlık gelişir.</p>
<p>Hastalık tedavi edilmediğinde kro­nik bir gidiş gösterir: Tüm gelişim  evre­lerinde akyuvar sayısında artış ile orta­ya çıkan alevlenme  dönemlerini, kendi­liğinden iyileşme dönemleri izler; orta­lama yaşam  süresi 3 yıldır. Ama yüzde 25 oranında 5-10 yıl yaşayan olgular da  bildirilmiştir. Dalakta ilerleyici bir bü­yüme vardır, <a href="http://www.saglik.im/yazi/kansizlik/">kansızlık</a> giderek ağırlaşır ve genel  durum kaşeksiye (zafiyet) va­racak ölçüde bozulur. İleri aşamada ka­nama  ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/enfeksiyonlar/">enfeksiyonlar</a> da gelişebilir.<br />
Olguların çoğunda son evrede “akut terminal blastik kriz” adı verilen  bir tab­lo gelişir. Çoğunlukla ani biçimde, ba­zen de yavaş ortaya çıkan  ve önleneme­yen bu durum, akut kan kanserlerinin klinik ve kan  belirtilerini andırır.<br />
Günümüzdeki tedavi yöntemleriyle hastaların çoğunda normal yaşam  ko­şullan, çalışma etkinliği ve klinik-kan tablosunda iyileşme  sağlanabilmektedir.</p>
<p>Akut kan kanserlerinde olduğu gibi kronik miyeloit lösemide de  gidişin önceden kestirilebilmesi için bazı özellik­lerin bilinmesi  gerekir. Tanı aşamasın­da alyuvar sayısı normal ya da en azın­dan  3.000.000/mm3′ten yüksek, trom­bosit sayısı normal ve akyuvar sayısı  belirgin ölçüde artmış (50.000/mm3′ten yüksek) olan hastalar genellikle  daha uzun yaşar. Buna karşın kansızlığın hızlı gelişmesi, olgunlaşmamış  hücre ve bazofil sayısının artması, dalak bü­yümesinin giderek  ilerlemesi, lenf dü­ğümlerinin büyüyüp yüzeysel lenf bez­lerinin  şişmesi, ışın ve ilaç tedavisine direnç gelişmesi, kötü gidişe işaret  eden bulgulardır.<br />
Kronik miyeloit lösemi tedavisi, da­lağın ışınlanması ve/ya da ilaç  tedavi­sinden oluşur. Ayakta uygulanabilmesi ve ekonomik olması  nedeniyle, ilaç te­davisi günümüzde daha yaygındır. Kan kanseri  tedavisinin yarattığı sorunlar­dan biri de masrafların yüksekliğidir.</p>
<p>• Kronik lenfositer lösemi &#8211; Kronik lenfositer lösemi, öteki bütün  kan kan­seri tiplerinden çok farklı klinik belirtiler gösterir. Hastalık  çok yavaş gidişli-dir ve uzun süre hiçbir belirti görülmez. Hastalar  genellikle başka nedenlerle yitirilir. Bu hastalığı öteki kan  kanserle­rinden ayıran özellik, kanserli lenfosit­lerin normal  lenfositlerden ayırt edile-memesidir. Görülme sıklığı yaşla bir­likte  artan kronik lenfositer lösemi, ço­cuklarda hiç görülmez ya da ayrıksı  bir durumdur; 40 yaşm altında ise çok en­derdir.</p>
<p>• Klinik tablo &#8211; Kronik lenfositer löse­minin başlıca klinik  belirtileri, lenf dü­ğümlerinde büyüme, dalak büyümesi, genel durumun ve  kan tablosunun gide­rek bozulması ve enfeksiyon biçiminde  komplikasyonlardır.<br />
Derin ve/ya da yüzeysel lenf dü­ğümleri genellikle iki yanlı olarak ve  bir mandalinanın boyunu aşmayacak ölçüde büyümüştür; hareketli ve  ağrı­sızdır, fisrülleşme görülmez. Dalak bü­yümesi kronik miyeloit  lösemideki ka­dar belirgin olmasa da, hemen hemen her zaman görülür.Uzun  süre iyi olan genel durum ve kan tablosu, hastalığın ileri evrelerinde  giderek bozulur. Kanda <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a> ve nöt-rofillerin azalması sonucunda,  özellikle <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bobrekler-ve-idrar-yollari-hastaliklari/">idrar  yolları</a> enfeksiyonları gelişir. Sık gelişen bu komplikasyonlar,  hastaların ölümüne yol açan başlıca ne­denlerdendir.</p>
<p>• Kan tablosu &#8211; Kronik lenfositer löse­mide kan ve kemik iliğinin  başlıca özel­likleri, kanda lenfosit ağırlıklı bir akyu­var artışı ve  kemik iliğinde az çok belir­gin lenfosit artışıdır.<br />
Genellikle 100.000/mm3′ü aşmayan bir akyuvar artışı ön plandadır. Ama  akyuvar sayısının normal ya da norma­lin altmda olduğu olgular da  bilinmek­tedir.</p>
<p>Gene de lenfosit sayısının artarak dolaşımdaki akyuvarların yüzde  90-99′unu oluşturması tipik bir bulgudur. Bu duruma, akyuvar sayısı  normal ve sağlıklı görünen kişilerde rastlanması son derece anlamlıdır.  Lenfositlerin bü­yük çoğunluğu olgunlaşmıştır ve biçim bakımından normal  lenfositlerden çok farklı değildir.<br />
Kronik lenfositer lösemide lenfosit­ler, görünüşte normal biçimli  olmaları­na karşın, işlevsel açıdan normal lenfo­sitlerden farklıdır.</p>
<p>Kemik iliğinde lenfosit egemenliği belirgin denebilecek ölçüdedir.  Hastalık ilerledikçe <a href="http://www.saglik.im/lenfositler/">lenfositler</a> giderek çoğalır ve normal  kemik iliği dokusuna tümüyle yerleşerek buradaki sağlam dokunun  azalmasına neden olur. Bununla birlikte kansızlık ile genel dolaşımda  granülosit ve trombosit azalması görülür.<br />
• Hastalığın gidişi, sonlanması ve te­davisi &#8211; Alevlenme ve gerileme  dönem­leriyle kronik bir gidiş gösteren kronik lenfositer lösemi,  olguların çoğunda Çok yavaş ilerler. Hastalığın, tanı önce­sinde bazen  hiç belirti vermeden uzun zaman varlığını sürdürmesi ve 10-20 ya da 25  yıl yaşayan hastaların bilinmesi, kronik lenfositer löseminin sanılandan  daha yavaş geliştiğini düşündürmekte­dir. Gene de hastalığın çok  değişken bir gidiş gösterdiği unutulmamalıdır. Sık rastlanan ve orta  şiddette seyreden has­talık biçiminin yanı sıra iyi ve kötü huy­lu  kronik lenfositer lösemiler de bilin­mektedir.</p>
<p>Genellikle ileri yaşlarda rastlanan iyi huylu kronik lenfositer  lösemi, yıl­larca belirtisiz seyredebilir; lenf dü­ğümlerinde hafif  büyüme, her zaman gözlenmeyen dalak büyümesi, genel durumun iyiliği ve  lenfosit egemenli­ğindeki akyuvar artışı dışında normal görünen kan  tablosu, hastalığın iyi huylu biçimine Özgü bulgulardır. Kötü huylu  biçimlerde ise dalak ve lenf dü­ğümlerinde hızlı büyüme, ilk evreden  başlayarak yüksek ateş, genel durumda hızlı bir bozulma, erken dönemde  kan­sızlık ve trombosit sayısmda azalma görülür. Ama bu hızlı gelişim,  kötü huylu hastalığın kendisinden çok, hastalığa geç tanı konabilmiş  olmasıyla açıklanabilir.<br />
Sonlanmanın belirlenmesinde, kan tablosuna ait bilgiler çok önemlidir.  Ağır kansızlık, trombosit ve granülosit sayılannm düşmesi, dikkatle  değerlen­dirilmesi gereken verilerdir.Kronik lenfositer lösemi tedavisi  de dalağa ışınım verme ve ilaç tedavisin­den oluşur. Ayakta  uygulanabilen ilaç tedavisine günümüzde daha sık başvu­rulmaktadır.</p>
<p><strong>Hyelofibrol</strong><br />
Kansızlık ve dalağın aşın boyutlarda büyümesi sonucu ortaya çıkan bir  hastalıktır. Miyeloskleroz ya da osteomiyeloskleroz adı da verilen bu  hastalığın nedeni bilinmemektedir. Miyelofİbroz, başka bir ender <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> grubuyla  (polisitemi, tronıbositemi [dolaşımdaki trombosit-lerin mnp'te  milyonlara ulaşacak ölçüde arttığı bir hastalık]) birlikte  miyeloproliferatif (kemik iliğinin dokusal ya da hücresel çoğalması)  hastalıkları oluşturur. Miyeloflbrozda, kemik iliği dokusu giderek  ye­rini bağdokusuna bırakır. Böylece kemik iliğinin hücre dokusu  gide­rek azalır. Bu durumda vücut, kan yapım görevini anne kanımda  oldu­ğu gibi dalağa yükler.</p>
<p>• Belirtileri &#8211; En temel ve tipik bulgu, aşın boyutlara (3-4 kg)  ulaşa­bilen dalak büyümesidir; ilerleyici kansızlık bulgularına ek  olarak za­man zaman çok şiddetli ağn da görülebilir. Tipik kan bulguları  ara­sında kemik iliği biyopsisinde ilik dokusuna ve genellikle kana  bile rastlanmaması önemlidir. Bu duruma “kuru ponksiyon” adı verilir.  Çevre kanından hazırlanan örnekte, granülositlerin olgunlaşmamış ana  hücreleri, dev <a href="http://www.saglik.im/trombositler/">trombositler</a> ve özellikle  anizopoikilositoz olgusu (alyuvarların biçim ve hacim açısından  birbirinden çok farklı olması) görülür.</p>
<p>• Gidişi ve tedavi &#8211; Hastalık çok yavaş gidişlidrr; 10 yılı aşan  olgular bildirilmiştir. Alyuvar yapımını en etkin biçimde uyarmak  amacıyla yüksek dozda testosteron verilmesi ve dalağa <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> dozlarda bölüm-sel ışınım uygulanması, tedavinin temelini oluşturur.  Bazı olgularda dalağın çıkartılması gerekebilir.</p>
<p><strong>Lösemi Olan İnsanlarda  Moral İçin Bilinmesi Gerekenler</strong></p>
<div style="background-color: #090909; width: 425px;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="343" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="bgcolor" value="#090909" /><param name="src" value="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFdFR1lOWRI=" /><param name="wmode" value="window" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="343" src="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFdFR1lOWRI=" allowfullscreen="true" wmode="window" bgcolor="#090909"></embed></object></div>
<p><strong>Zehirli maddelere ya da ilaçlara bağlı bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığı   tanısı nasıl konur?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kan hastalığının tanısı laboratuvar verilerine dayanır. Bu hastalığın   bir ilaca ya da kimyasal maddeye bağlı olarak ortaya çıktığım sapta­mak   ise daha güçtür. Genellikle <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> alımına bağlı kan hastalığı   tamsı öbür olasılıklar elendikten sonra konur. Kan hastalığının tipine   göre, kam oluşturan maddeler için zehirleyici etkisi olan ilaçların,   belirtile­rin ortaya çıkmasından hemen önce ya da daha eskiden alınıp   alınma­dığım saptamak çok önemlidir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Kan hastalığına yol açan madde her zaman saptanabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Bunu saptamak bazen çok güçtür. Yakın dönemde kullanılan ilaçlar bile   unutulabilir. Üstelik belirtilerin ortaya çıkmasına aylar önce   kulla­nılan ilaçlar yol açmış olabilir. Bazı zehirli maddeler ise   hastanın far­kına bile varmadan vücuda alınmış olabilir. Hekim zehirli   maddelere bağlı bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığından kuşkulanınca ısrarla kullanılan ilaçlan öğ­renmeye çalışır   ve hastanın özgeçmişini dikkatle değerlendirir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Laboratuvar incelemeleri aracılığıyla ilaçlara bağlı <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığı   tanısı konabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kan hastalığını ortaya çıkarmaya yarayan bir dizi laboratuvar   incele­mesi vardır. Bunlar büyük ölçüde genel kan tahlillerinden oluşur.   Bu olağan incelemelerin yanı sıra daha özgül testler de yapılabilir.   Bunla­rın tanı değeri tepkime tipine göre değişir ve özellikle alyuvar   yıkımı­na bağlı kansızlıklarda yüksektir. Ama trombosit ve akyuvar   eksikliği olgularında kısmen yararlı, bütün kan hücrelerinin yapımında   azalma­ya bağlı kansızlıklarda ise pek yararlı değildirler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baş Ağrısı</title>
		<link>http://www.saglik.im/bas-agrisi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/bas-agrisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 03:23:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beyin Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Baş Ağrıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=111</guid>
		<description><![CDATA[BAŞ AĞRISI Baş ağrısı çok çeşitli hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilen bir belirtidir. Genellikle basit rahatsızlıkların, ama bazen de ağır hastalıkların belirtisidir ve bu nedenle küçümsenmemelidir. Baş ağrısının nedenlerinin aydınlatılması çok önemlidir. Tıbbi uygulamada baş ağrısının bir­biriyle ilişkili üç ana biçiminden söz edilir: Bütün başın içinde tam bir ağrı­nın görüldüğü olgular, yüzeysel nitelik­te ağrının bir duyu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BAŞ AĞRISI</strong></p>
<p>Baş ağrısı çok çeşitli hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilen bir  belirtidir. Genellikle basit rahatsızlıkların, ama bazen de ağır  hastalıkların belirtisidir ve bu nedenle küçümsenmemelidir. Baş  ağrısının nedenlerinin aydınlatılması çok önemlidir.<br />
Tıbbi uygulamada baş ağrısının bir­biriyle ilişkili üç ana biçiminden  söz edilir: Bütün başın içinde tam bir ağrı­nın görüldüğü olgular,  yüzeysel nitelik­te ağrının bir duyu siniri boyunca yayıl­dığı olgular  ve başın genellikle bir ya­nında <a href="http://www.saglik.im/migren/">migren</a> tipi ağrının görüldüğü  ol­gular. Migrende ruhsal ve görsel bozuk­luklarla <a href="http://www.saglik.im/bulanti-kusma/">bulantı</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kusma/">kusma</a> gibi genel be­lirtiler birlikte görülür. <a href="http://www.saglik.im/yazi/bas-agrilari/">Baş ağrıları</a> bir  başka ölçüte göre de iki grupta toplanır. Birinci grupta tanısı yalnız  hastadan alı­nan öyküye dayanan migren ve gerilim tipi baş ağrıları yer  alır. Öbüründe ise tanının muayene ve bazı incelemelerle konduğu kafaiçi  <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalık</a> süreçleriyle, genel <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a>la ya  da yerel hastalık­larla birlikte görülen baş ağrıları bulu­nurbir süre  için bir gözde görme alanını sı­nırlayan canlı bir ışık çizgisi  (parıltılı skotom) belirir; bu görme kusuru başın karşı tarafında <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> başlayınca ortadan kalkar.<br />
Ağrı şiddetli, zonklayıcı ve ilerleyi­ci özelliktedir. Başlangıçta gözün  üze­rinde yoğunlaşır, sonra şakak bölgesine yayılır. Migrenin tuttuğu  baş yansında deri duyarlığı artmıştır; deriye dokun­mak ya da en küçük  baş hareketleri ağ­rıyı başlatabilir. Hasta ses ve ışığa karşı da aşın  duyarlılaşır; bu nedenle sessiz ve karanlık bir ortam ister. <a href="http://www.saglik.im/istahsizlik-2/">İştahsızlık</a> görülür. <a href="http://www.saglik.im/bulanti-kusma/">Bulantı</a>, <a href="http://www.saglik.im/kusma/">kusma</a> ve  halsizlik sık görü­len öbür belirtilerdir.<br />
Migren nöbetlerinin süresi çok de­ğişkendir; kısa süreli nöbetler birkaç  sa­atten 12-24 saate kadar, ağır migren nö­betleri ise birkaç gün  sürebilir.<br />
Aşırı idrar çıkartılan hızlı bir çözül­me dönemiyle nöbet biter.  Migrenden hiçbir iz kalmayan hasta normal yaşa­mına döner.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-10138" title="bas_agrisi" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2010/03/bas_agrisi.gif" alt="" width="275" height="286" /></p>
<p><strong>ÇEŞİTLİ BAŞ AĞRILARI</strong><br />
Baş ağrısının birçok çeşidi vardır. Baş ağrısı <a href="http://www.saglik.im/yaralanma-sonrasinda-gelisen-osteit-nedir/">yaralanma</a>,  <a href="http://www.saglik.im/iltihap-yangi/">iltihap</a>,  <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a>, damar  bozuklukları gibi yerel ya da <a href="http://www.saglik.im/metabolizma/">metabolizma</a> hastalıkları, <a href="http://www.saglik.im/yazi/zehirlenme/">zehirlenme</a>ler,  <a href="http://www.saglik.im/tansiyon-yuksek-tansiyon/">yüksek tansiyon</a> gibi ge­nel nedenlerle ortaya çıkabilir. Ruhsal gerginlik ve  çatışmalardan ya da yor­gunluktan kaynaklanabilir. Çeşitli ana­tomik  yapıların uyarılması da baş ağrı­sına neden olur. Bunlar arasında başın  derisi ve derialtı dokusu, kafadaki <a href="http://www.saglik.im/kategori/kaslar/">kas­lar</a>, kafatasını  Örten <a href="http://www.saglik.im/bag-dokusu/">bağ doku</a> yapısında­ki zar,  kafatası içindeki <a href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplardamar</a> sinüsleriyle  bunlara dökülen büyük top­lardamarlar, beyin ve omuriliği saran  zarlarla (<a href="http://www.saglik.im/meninks-nedir/">meninks</a>) onlan besleyen  atar­damarlar, ağrı uyarılarnı merkeze taşı­yan kafa sinirleri lifleri,  trigeminus, dil-<a href="http://www.saglik.im/yutak-farinks/">yutak</a> ve <a href="http://www.saglik.im/nervus-vagus/">vagus</a> sinirleri ile İlk üç boyun omuru siniri sayılabilir.</p>
<p>Ayrıca burun, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">kulak</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/goz-hastaliklari/">göz  hastalıkları</a> baş ağ­rısı yapabilir. Traksiyon (çekme) teda­visi,  ağrıya duyarlı damar, sinir, me­ninks gibi anatomik yapıların gerilmesi  ve/ya da baskıya uğraması da baş ağrısını başlatır. Organik nedenlerin  yanında ruhsal ve duygusal nedenlere bağlı baş ağrıları da vardır.  Bunaltı, ruhsal çöküntü ve <a href="http://www.saglik.im/histerik-noroz/">histerik</a> olgularında baş  ağrı­sı çok sık görülür. Bazı <a href="http://www.saglik.im/yazi/kisilik/">kişilik</a> özellik­leri de  baş ağrısı olasılığını artırır. Baş ağrısına eğilimli insanlar  genellikle sı­kıntılı, katı, yalnızlığı seven, üstbenliği fazla  gelişmiş, kusursuzluk arayan ve sürekli hoşnutsuzluk içinde kişilerdir.  Baş ağrısı <a href="http://www.saglik.im/bilincalti-savunma-mekanizmalari/">bilinçaltı</a> ruhsal çatışmaların bir dışavurumu da olabilir; uzun süre bastırılmış  düşmanlık duygularının be­densel yakınmalara dönüşmesiyle orta­ya  çıkabilir. Organik ve ruhsal-duygusal etkenlerin yanı sıra birçok baş  ağrısını <a href="http://www.saglik.im/beynin-damar-kokenli-hastaliklari/">beyin  damarları</a>nın noradrenalin, adrenalin, serotonin, histamin gibi sinir  ileticisi kimyasal maddelere aşırı duyarlılık kazanmasına ve <a href="http://www.saglik.im/apandisli-hastaya-agri-kesici-vermek-dogru-mudur/">ağrı  kesici</a> özellikteki endorfin salgısının azalma­sına bağlayan bir  kuram gittikçe ilgi toplamaktadır.</p>
<p><strong>Tedavi</strong></p>
<p>Baş ağrısı çok çeşitli ve karmaşık ne­denlere bağlı olarak ortaya  çıkabilir. Ama ilgili yapıların geçici ya da kalıcı hastalıklarının ve  baş ağrısı yapabilecek genel ve yerel hastalıkların doğru tanı­sı,  tedavi açısından çok önemlidir. Ta­nıya yardımcı olabilecek hiçbir  ayrıntı göz ardı edilmemelidir.<br />
Tedavi yöntemi büyük ölçüde tanıya bağlıdır. Baş ağrısı yalnızca çeşitli  ilaç ve genel önlemlerle hafifletilebilen bir belirti değildir;  Öncelikle onu yaratan nedenin bulunup giderilmesi gerekir.<br />
Bununla birlikte temel nedeni bul­mak genellikle çok zordur; dolayısıyla  da tedavide çoğu kez deneme-yanılma yöntemine başvurulur. Bu yöntem  an­cak temel bir ilkenin gözetilmesi koşu­luyla uygulanabilir. Yani  bütün ilaçların zehirleyici etkisi olduğu dikate alınarak hekim gözetimi  altında sürdürülen teda­vide en hafif etkili ilaçla başlanarak en ağır  etkisi olana doğru adım adım ilerlenmesi zorunludur. Kuşkusuz ilaç  teda­visinden önce ve onunla birlikte hekim­le hastanın el ele vererek  hastalığı önle­me olanaklarını araştırmaları ve hasta­nın ilaç dışı  savunma yeteneklerini ge­liştirmeye çalışmaları gerekir.<br />
Birçok baş ağrısı aşırı beslenmeye ve özellikle çok miktarda alkol  almaya bağ­lıdır. Bu durum saptandıktan sonra ön­lem alınması  kolaylaşır. <a href="http://www.saglik.im/besin-alerjisi/">Besin alerjisi­</a>nin bazen  örtük biçimde de olsa sık sık baş ağrısına yol açtığı unutulmamalıdır.</p>
<p>Başta <a href="http://www.saglik.im/tahillar/">tahıllar</a>, portakal, yumurta,  çay, kahve, çikolata, süt, et, buğday, şeker (şekerkamışı şekeri) ve  maya olmak üze­re çeşitli besinler <a href="http://www.saglik.im/yazi/alerji/">alerji</a> sonucu baş ağrısı  yapabilir. Baş ağrısının besin alerjisin­den kaynaklandığı kuşkusu varsa  hasta­ya en az bir hafta boyunca yalnız <a href="http://www.saglik.im/yazi/alerji/">alerji</a> yapma olasılığı <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> besinler verilir. Ardından alerji yapan besinleri saptama­ya yönelik  bir plan uyarınca bu besinler yavaş yavaş <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> programına  alınır. Böylece <a href="http://www.saglik.im/besin-alerjisi/">alerji yapan besinler</a> saptanır ve bunlar beslenmeden çıkarılınca baş ağrıları ortadan kalkar.  Alerji kökenli baş ağ­rılarının <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">doğum</a> <a href="http://www.saglik.im/dogum-kontrol-haplari-oral-contraceptives/">doğum  kontrol hapları</a>, sigara dumanı ve migren tedavisinde kullanılan  ergotamin (bir çavdarmahmuzu alkaloi­ti) gibi ilaçların etkisiyle  arttığı ya da da­ha kolay başladığı da unutulmamalıdır.<br />
Düzenli yaşama, aşırı içki ve sigara­dan kaçınma, yeterince dinlenme,  rahat bir ortamda çalışma ve arada yeterli be­densel etkinlik yapma gibi  genel önlemler baş ağrısında çok yararlıdır. Hoşgö­rü ve içtenliğe  dayalı insan ilişkileri de günümüz dünyasında zor bulunmakla birlikte  hastaları çok rahatlatır.<br />
İlaç tedavisine gelince, bu konuda izlenebilecek birçok program vardır.  Ayrıca hastaların kendi kedilerine ilaç kullanmaları çok yaygındır. Ama  ne ka­dar yaşanmış deneyimlere dayanırsa dayansın her tedavi yönteminin  eleştiriye açık yanları vardır ve hangi ilaca önce­lik tanınırsa  tanınsın, en zararsız görü­len ilacın bile istenmeyen etkileri  olabi­leceği unutulmamalıdır.<br />
Aşırı yorgunluk, geçici çatışmalar gibi nedenlere bağlı olağan baş  ağrıları 24 saat içinde <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/agiz-hastaliklari/">ağız</a> yoluyla üç dört kez 0,5 gr aspirin alınarak geçirilebilir; bu arada baş  ağrısını kolaylaştıran alkol, sigara, ruhsal karışıklık gibi  etkenler­den korunmak gerekir. Âdet öncesi gö­rülen baş ağrısı, <a href="http://www.saglik.im/yazi/adet-kanamasi/">adet  kanaması</a>ndan ön­ceki sekiz gün boyunca idrar söktürücü bir ilaç  alınarak Önlenebilir; bu yöntem baş ağrısını hazırlayan sürecin âdet  ön­cesi dönemde vücutta sıvı tutulması ol­duğu varsayımına dayanır.  İdrar söktü­rücü alınırken aynca sıvı ve tuz alımı sınırlanmalıdır. <a href="http://www.saglik.im/dogum-kontrol-haplari-oral-contraceptives/">Doğum  kontrol</a> hapları da dikkatle kullanılmalıdır. Doğum kontrol hapı  kullanan kadınlarda baş ağrıları sıklaşır ve şiddetlenir. Âdet ön­cesi  sendromda olduğu gibi bu durum­da da baş ağrısının nedeni <a href="http://www.saglik.im/prolaktin-laktotrop-hormon-lth/">prolaktin</a> sal­gısının artması olabilir; prolaktin salgı­sı bu kez haplardaki <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">hormon</a>ların  etki­siyle arttığından doğum kontrol hapı kullanımına son verilmelidir.</p>
<p>Boyun omurlanmn artrozuna bağlı olarak özel­likle sabahları artkafa  bölgesinde duyu­lan şiddetli baş ağrısı, 0,5 gr aspirinle hemen  geçebilir. Ancak boyun omurlarındaki hastalığı beden eğitimi ve fizik  tedaviyle gidermek daha doğrudur. <a href="http://www.saglik.im/kas/">Kas</a> gerilimine bağlı baş ağrıları  sıcak ban­yo, hafif masaj ya da kas gevşetici ilaç­larla gerginliğin  giderilmesiyle iyileşir.<br />
Baş ağrısını başlatan ya da şiddetlendiren nedenlerin öncelikle  ruhsal-duygusal nitelikte olması durumunda psikoterapiye  başvurulmalıdır.<br />
• Akupunktur- Akupunkturla ağrı gide­rilmesinin biri <a href="http://www.saglik.im/refleksler/">refleks</a>, öbürü <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/ruhsal-hastaliklar/">sinir</a>-salgı  sistemi etkisine bağlı olmak üzere iki ayn yolu vardır. <a href="http://www.saglik.im/refleksler/">Refleks</a> yoluyla etki, belirli bir bölgeye verilen özgül bir uyarıya sinir  sisteminin yanıtıdır.</p>
<p>Bu yanıt ilgili organın duyu, gerginlik, <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> ve damarlanmasında  değişiklik yaparak ağrıyı giderir. İkinci yol akupunktur uyarı­sıyla  organizmada endorfinlerin belirgin biçimde artmasıdır. Endorfinler  beyinde üretilen <a href="http://www.saglik.im/afyon-opium-morfin-kodein/">morfin</a> kadar  güçlü ağrı kesici maddelerdir. Belirli noktalar akupunk­turla  uyarıldığında sinîr-iç salgı sistemi harekete geçerek ağrı uyarısının  etkisizleştirilmesini sağlar. Akupunktur ağrı yerindeki ya da uzağındaki  standart nok­taların 30 dakika süreyle 4-10 kez uyarılması biçiminde de  uygulanabilir. En başarılı (yüzde 75) sonuçlar kas gergin­liğine bağlı  ağrılarda elde edilmiştir; bu­nu migren (yüzde 50) ve bileşik etkenli  baş ağnlan (yüzde 35) izler. Akupunk­tur uygulaması bütün hastalarda  ilaç kul­lanımını azaltmaktadır.<br />
• Hipnoz- Hipnoz ağrı kesici olarak <a href="http://www.saglik.im/genel-anesteziler/">anestezi</a>, psikoterapi  ve hastayı gevşet­me amacıyla kullanılabilir. <a href="http://www.saglik.im/otonom-sinir-sistemi/">Otonom  si­nir sistemi</a>ne ve bilinçaltına doğrudan girilerek içgüdüsel  eğilimlerin açığa çıkarılmasım sağlar. Hipnotik yanıt bey­nin düş gücü  ve düş kurmayla ilgili sağ yarısının bir İşlevi olabilir. Baş ağrısı  çeken bir hastada hipnozun amacı ağrıyı ortadan kaldırmak ya da  hafifletmek­tir. Bunun için hastaya, baş ağrısına en uygun biçimde  müdahale etme yeteneği kazandırılmaya çalışılır. Böylece hasta ağrı  uyarısını algılar, ama acı duymaz ve nöbetlerini daha iyi denetlemeyi  öğ­renir (otohipnoz). Hipnoz psikoterapide de kullanılır.</p>
<p>Davranış tedavisinde doğ­rudan telkin edici hipnoza ve  duyarsız­laştırma yöntemlerine başvurulur. Hipnoanalizde hastanın olayın  geçtiği yeri düşlemesi, düşlerini ortaya koyması, o ana ilişkin  duygularını canlandırması, deneysel çatışmaları yaşaması ve geç­miş  yıllara dönmesi amaçlanır. Psikosomatik tıpta hipnoz bedende birikmiş  enerjiyi harekete geçirmek ve benliğe doğrudan ulaşmak amacıyla da  kullanı­labilir, Ama hipnoz mucizeler yaratan bir teknik değildir;  hastayı çok iyi tanımayı, belirtilerini anlamayı gerektirir.</p>
<p>• <a href="http://www.saglik.im/yazi/biyoloji/">Biyoloji</a>k geribesleme:  Biyolojik ge­ribildirim olarak da bilinen bu yöntem ağrı tedavisinde son  yıllarda kullanıl­maya başlamıştır. Hastanın <a href="http://www.saglik.im/optik-fizyoloji/">fizyoloji</a>k  işlevlere ilişkin bilgi edinmesine ve bu işlevleri denetlemeyi  öğrenmesine da­yanır. Böylece hasta kendi iyileşme sü­recini kendi  yaratır. Biyolojik geribeslemenin çeşitli uygulama alanları vardır.  Psikolojide bunaltı tedavisinde ve ge­nellikle psikoterapiyle birlikte  uygula­nır. <a href="http://www.saglik.im/raynaud-hastaligi/">Raynaud hastalığı</a> gibi iç hastalıkla­rında da yararlı olabilir. Baş ağrısı teda­visinde  ise özellikle yüz güldürücü so­nuçlar verir. Biyolojik geri besleme  yöntemi migrende vücut sıcaklığını de­netlemenin, gerilime bağlı baş  ağrıların­da ise kas gerginliğini azaltmanın öğre­nilmesine dayanır.  Elektronik olarak iz­lenen bu etkinliklere ilişkin bilgiler anında  hastaya iletilir. Örneğin migren­de hasta çevresel damar genişlemesinin  göstergesi kabul edilen deri sıcaklığını denetlemesini öğrenir. <a href="http://www.saglik.im/yazi/vucut-sicakligi/">Vücut sıcaklığı</a>n­da  bir artış sağlayarak damar etkinliğini kendiliğinden denetler ve  böylece baş ağrısını başlatan damar büzüşmesini gi­derir. Yönetimin  başarı oranı yüzde 60 gibi oldukça yüksek bir düzeydedir. Ge­rilime  bağlı baş ağrısında biyolojik geri-beslemenin amacı kas gevşemesini  sağ­lamaktadır. Şiddetli kas gerginliği bulu­nan hasta bunu normale  dönüştürmeyi öğrenir. Biyolojik geribeslemenin başa­rısı uygulanan  yönteme, ruhsal etkenle­re, plasebo ve tedavi eden uzmanın has­ta  üzerindeki etkisine göre değişebilir.</p>
<p><strong> Nedeni Bilinmeyen (Birincil) Baş Ağrıları</strong><br />
<strong>Migren</strong><br />
Nöbetler halinde gelen ve nedeni tam bilinmeyen bir baş ağrısıdır. Akut  gidişlidir. Genel nüfusun yaklaşık yüzde 2-5′inde görülür. Ağrı  genellikle tek yanlıdır; bulantı, kusma yapar ve saatlerce sürebilir.  Migrenin bazı beyin moleküllerinin metabolizmasındaki genetik bir  kusurdan kaynaklandığı sanılır. Bu durum kafaiçi damar sisteminin zayıf  kalmasına, dolayısıyla da damar genişlemesi ve büzüşmesiyle migrenin  belirmesine neden olur.</p>
<p><strong>Daha geniş bilgi için <a href="http://www.saglik.im/migren/">TIKLAYIN</a></strong></p>
<p><strong>• Salkım tipi baş ağrısı</strong><br />
Genellikle erkeklerde görülen nedeni bilinmeyen ve az rastlanan bir baş  ağrısı biçimidir. Uzun iyilik dönemlerinden sonra sık nöbetler ha­linde  ortaya çıkar; belli bir dönem boyunca birbirine yalan aralıklarla gelen  bu nöbetler sallama benzetilmiştir. Ağrı genellikle kaş kemeri  üzerindedir; şiddetli, zonklayıcı ve kısa sürelidir. Bulantı, <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> akın­tısı ve yüzde kızarmayla birlikte ortaya çıkar.</p>
<p><strong> • Nedeni bilinmeyen kronik baş ağrıları</strong><br />
Nedeni bilinmeyen baş ağrılarının yüzde 50’si kroniktir. Bu tip baş  ağ­rısı süreklidir ya da her gün vardır. Kafaİçİ yapılarda kronik  iltihapla ortaya çıkan kronik konjestif baş ağrıları ve boyun kaslarının  ağrılı gerginliğiyle birlikte görülen kas gerilimi baş ağrıları bu  gruba girer.</p>
<p><object id="VideoPlayback" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="472" height="317" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-404780040153640219&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" type="application/x-shockwave-flash" width="472" height="317" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-404780040153640219&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p><strong>İkincil Baş Ağrıları</strong><br />
<strong> • Kafatası içi hastalıklara bağlı baş ağrısı</strong><br />
Baş ağnsına neden olan başlıca kafaiçi lezyonlan tümörler, apseler,  beyin kanamalan, kafa içinde atardamar balonlaşmalan ve menenjit­tir.  Sinir dokusunu etkileyen kanamalarda ağn ani ve şiddetlidir. Tü­mör ve  apselerde ağn genellikle sinir sistemi belirtileriyle birlikte görülür. <a href="http://www.saglik.im/menenjit/">Menenjit</a>te  ise ense sertliği çok tipiktir.</p>
<p><strong> • Kafatası dışındaki hastalıklara bağlı baş ağrısı</strong><br />
Baş ağnsına neden olan başlıca göz hastalıklan glokom, iriste ve gö­zün  iç yapılarında iltihap ve merceklerle düzeltilemediğinden göz kas­larını  sürekli zorlayan kınlma kusurlandır. Ortakulağın ve burun çev­resindeki  sinüslerin iltihaplan ile diş hastalıklan da önemli baş ağnsı  nedenlerindendir. .</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Baş ağrısı tanısı nasıl konur?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Hekimin ilk görevi sinüzit, <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> ya da başka  bir organik  süreçle ilgili ikincil baş ağnsı olasılığını  araştırmaktır. Genel eğilim  son <a href="http://www.saglik.im/migren/">migren</a> nö-betiyle ilgilenmektir,  çünkü son birkaç ay içinde ortaya çıkan ağn  da­ha çok dikkat çeker.  Hatta hasta çoğu kez yıllarca ağn çektikten  sonra hekime başvurmuştur.  Bulantı, üşüme, ışıktan rahatsız olma gibi  belir­tilerle ortaya çıkan  bir baş ağnsı nöbeti varsa migrenden başka  bir hastalığın düşünülmesi  çok güçtür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/bas-agrisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Pankreas</title>
		<link>http://www.saglik.im/pankreas/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/pankreas/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Mar 2010 07:38:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sindirim Sistemi ve Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=2015</guid>
		<description><![CDATA[PANKREAS: Pankreas, 12-15 cm uzunluğunda 60-80 gr ağırlığında, hem iç salgı (hormon) hem de dış salgı işlevini yüklenen bir bezdir. Midenin arkasında, duodenumdan dalağa kadar uzanır. “Baş”, “Boyun”, “Gövde” ve “Kuyruk” olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Pankreas başı duodenumun oluşturduğu kavis içine yerleşmiştir. Pankreas boynunun ön yüzü periton ile kaplıdır. Pankreas gövdesinin de ön yüzü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="entry">PANKREAS: Pankreas, 12-15 cm uzunluğunda 60-80 gr ağırlığında, hem iç salgı (hormon) hem de dış salgı işlevini yüklenen bir bezdir. Midenin arkasında, duodenumdan dalağa kadar uzanır. “Baş”, “Boyun”, “Gövde” ve “Kuyruk” olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">Pankreas</a> başı duodenumun oluşturduğu kavis içine yerleşmiştir. Pankreas boynunun ön yüzü <a href="http://www.saglik.im/periton/">periton</a> ile kaplıdır. Pankreas gövdesinin de ön yüzü periton ile kaplıdır. Pankreas kuyruğu, <a href="http://www.saglik.im/dalak/">dalak</a> ile sol <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> arasında bulunan “Lienorenal bağ” arasına yerleşmiştir. Pankreasın içinde, bu organı kuyruktan başa kadar, boydan boya kat eden bir kanal bulunmaktadır. Bu kanala “Duktus pankreati-kus” [Wirsung kanalı) denilmektedir. Duktus pankreatikus, pankreası, pankreas başından terk ederek biraz ilerde safra kanalı ile birleşerek “Hepatopankreatik ampula”yı oluşturur ve duo-denuımm inen bölümünün arka duvarına açılır.  <img class="alignleft size-full wp-image-9550" title="Pankreas3" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/08/Pankreas3.jpg" alt="" width="284" height="182" /> <strong>Pankreas Kanseri </strong> <object id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100" height="100" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-2984123817443209941&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" type="application/x-shockwave-flash" width="100" height="100" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-2984123817443209941&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object> Duodenumun bu noktasında “Majör duodenal papilla” denilen bir kabartı bulunmaktadır. Bazen duktus pankreatikusa paralel olarak seyreden, ondan daha kısa bir kanal daha bulunmaktadır. Bu ikinci kanala ise “Aksesuar duktus pankreatikus” denilmektedir. Bu ikinci kanal ilki ile birleşici bir dala sahiptir ve ondan ayrı olarak duodenumun arka duvarında, majör duodenal papillanın 1-2 cm üzerindeki bir noktaya, “Minör duodenal papilla” denilen bir kabartıya yol açarak açılır. Aksesuar duktus pankreatikusa “Santorini kanalı” da denilmektedir. Wirsung ve Santorini kanalları pankreasın hazırladığı dış salgıyı duodenuma boşaltırlar.</div>
<p><strong> PANKREAS BAŞI TÜMÖRÜ PLASTİK STENT YERLEŞTİRME</strong></p>
<div><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="339" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x7el8a" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="339" src="http://www.dailymotion.com/swf/x7el8a" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></div>
<div><strong>Pankreas vücudun neresindedir?</strong></div>
<div><strong> </strong></div>
<div><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> İnsanda pankreas, incebağırsağın üst bölümünü oluşturan onikiparmakbağırsağma yapışıktır. Başlıca boşaltım yo­lu olan <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> kanalı (Wirsung kanalı) ile Santorini kanalı adlı küçük borucuk dış salgıyı toplayarak onikipar­makbağırsağma taşır. Karbonhidratlar, yağlar, ve proteinlerin sindiriminde rol alan <a href="http://www.saglik.im/enzimler/">enzimler</a> aralıksız olarak bu kanallardan incebağırsağa akar.</div>
<div><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></div>
<div><strong>Pankreasın işlevi nedir?</strong></div>
<div><strong> </strong></div>
<div><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">Pankreas</a> dış salgı ve iç salgı işlevleri olan bir salgıbezidir. Dış salgı vücudun dışına ya da dışarıyla ilişkisi olan organlara (örneğin bağırsaklara) salgılanan maddelerin üretimidir. İç salgı maddeleri ise kana salgılanır. Pankrea­sın dış salgı yapan bölümünden yağlar, <a href="http://www.saglik.im/protein/">proteinler</a> ve şekerlerin sindirimi için vazgeçilmez <a href="http://www.saglik.im/enzimler/">enzimler</a> ve bikarbonat içeren bir sıvı salgılanır. Bu sıvının görevi besinlerin bağırsakta sindirilmesini sağlamak ve mideden gelen asitli sıvıyı nötrleştirmektir. Pankreasın iç salgı hücrelerinden bazı <a href="http://www.saglik.im/hormonlar/">hormonlar</a> salgıların. Bunlar arasında şeker metabo­lizmasını düzenleyen insülin ve glükagon sayılabilir,</div>
<div><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></div>
<div><strong>Pankreasta <a href="http://www.saglik.im/enzimler/">enzim</a> üretimi nasıl denetlenir?</strong> <strong> </strong> <span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> Pankreasta sindirim enzimleri üzüm salkımına benzer görünümdeki asinüs hücrelerinde yapılır.  <span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span> <strong>Gebelikte <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> iltihabı oluşması kolaylaşır mı?</strong> <span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> Gebelerde pankreas iltihabı ender görülür. Bu olgularda, gebeliğe özgü <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">hormon</a> değişiklikleri, idrar söktürücüîe-rin kullanımı ile gebelikte <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> yağlarının yapısmda meydana gelen değişiklikler sorumlu tutulmuştur. Ayrıca, ge­belikte pankreas iltihabı geçiren kadınlarda, <a href="http://www.saglik.im/yazi/gebelik/">gebelik</a> sırasmda daha kolay oluşan safra taşma rastlandığı da göste­rilmiştir.  <span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span> <strong>Pankreas iltihabı kalıtsal olabilir mi?</strong> <strong><span style="color: #ff0000;">Cevap</span> </strong> Ailevi yineleyen kronik <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> iltihabı olarak bilmen ve kalıtımla geçen bir kronik pankreas iltihabı tipi vardır.  <span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span> <strong>İlaç kullanımı <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> iltihabının ortaya çıkmasını kolaylaştırır mı?</strong> <span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> Bazı ilaçların (örneğin <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">doğum</a> kontrol haplan) kullanımından sonra ender de olsa akut ve kronik pankreas iltihabı görülmüştür.  <span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span> <strong>Pankreas iltihabına neden olabilen öteki ilaçlar hangileridir?</strong> <span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> Morfin ve benzeri maddeler akut <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> iltihabının ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Bunun gibi kortizon, bazı idrar söktürücüler, bağışıklığı ketleyen bazı ilaçlar ve <a href="http://www.saglik.im/ulserli-kolit/">ülserli kolit</a> tedavisinde kullanılan salazopirin de benzer et­kiler gösterebilir.  <span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span> <strong>Kronik <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> iltihabı pankreas tümörüne dönüşebilir mi?</strong> <span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> Pankreas iltihabı ender olarak, olguların yaklaşık yüzde 3′ünde pank­reas tümörüne dönüşebilir. Pankreas tümörü ile kronik pankreas iltiha-bı belirtilerinin büyük bir bölümü aynı olabildiğinden ayırıcı tam yap­mak İçin cerrahi girişim gerekebilir.  <span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span> <strong>Pankreassız yaşanabilir mi?</strong> <span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span> Akut <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> iltihabı, kronik pankreas iltihabı ya da pankreas tümörü olgularında pankreasın yüzde 90′a varan bir bölümü çıkanlabilir. Geri­de kalan pankreas hücrelerinin etkinliği sayesinde organ işlevselliğini koruyabilir. Uzun zamandır kronik pankreas iltihabı olan bazı hasta­larda, pankreas işlev görmüyorsa, pankreas salgısını maddeler (pankreas enzimleri) ve insülin verilebilir.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/pankreas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nezle ve Soğuk Algınlığı</title>
		<link>http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 22:14:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bulaşıcı Hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Enfeksiyon Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=503</guid>
		<description><![CDATA[SOĞUK ALGINLIĞI VE NEZLE Soğuk algınlığı ve grip sık sık birbi­riyle karıştırılan iki ayrı hastalıktır. Her iki hastalığın da etkeni virüslerdir. Bazı belirtilerinin benzer olmasına karşın gribi, birçok tipi bulunan belirli bir vi­rüsün yol açtığı hastalık olarak tanımla­mak daha doğru olur. SOĞUK ALGINLIĞI YADA VİRÜS NEZLESİ Soğuk algınlığı çeşitli virüslerin etken olduğu bir üst solunum [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SOĞUK ALGINLIĞI VE NEZLE</strong><br />
Soğuk algınlığı ve <a href="http://www.saglik.im/grip/">grip</a> sık sık birbi­riyle karıştırılan iki ayrı hastalıktır. Her iki hastalığın da etkeni virüslerdir. Bazı belirtilerinin benzer olmasına karşın gribi, birçok tipi bulunan belirli bir vi­rüsün yol açtığı hastalık olarak tanımla­mak daha doğru olur.</p>
<p><strong>SOĞUK ALGINLIĞI</strong> <strong>YADA VİRÜS NEZLESİ</strong><br />
Soğuk algınlığı çeşitli virüslerin etken olduğu bir üst <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> yollan enfeksi­yonudur. Bu <a href="http://www.saglik.im/yazi/virusler/">virüsler</a> hastanın <a href="http://www.saglik.im/oksuruk/">öksürük</a> ve aksırığı ile çevreye yayılan damla­cıklar yoluyla bulaşır. Özellikle kış ay­larında sık görülen soğuk algınlığı, bu­run deliklerinin üst bölümünde ve ge­nizde kuruluk, yanma hissi, kaşıntı, hapşırma ile başlar. Çok geçmeden sulu ve saydam, daha sonra sarımsı ve koyu kıvamlı olabilen <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> akıntısı görülür. <img class="alignleft size-medium wp-image-3729" title="00115939" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/12/00115939-257x300.jpg" alt="" width="257" height="300" />Burun mukozasındaki şişmeye bağlı olarak burun tıkanıklığı gelişebilir.</p>
<p><object id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100" height="100" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=1410258666435693911&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" type="application/x-shockwave-flash" width="100" height="100" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=1410258666435693911&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p><a title="halsizlik, halsizlik nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/yorgunluk/">Halsizlik</a>, ürperirle, <a title="baş ağrısı" href="http://www.saglik.im/bas-agrisi/">baş ağrısı</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kas/">kas</a> ağrıları gibi genel belirtilere bazen 38°C’yi geçen <a href="http://www.saglik.im/ates/">ateş</a> eşlik edebilir. <a title="soğuk algınlığı" href="http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/">Soğuk algınlığı</a>, so­lunum yollarında örselenmeye bağlı olarak göğüste yanma hissi ve kuru ök­sürüğe de yol açabilir. Öbür belirtiler arasında ses kısıldığı, gözlerde ve ge­nizde <a href="http://www.saglik.im/kizariklik/">kızarıklık</a> sayılabilir. Genellikle ateş birkaç gün içinde düşerken, tam iyileşme için geçen süre de bir haftayı pek aşmaz.</p>
<p>Soğuk algınlığında hastalığın baş­langıç yeri olan burun boşluğu, mukoza denen ve üst katmanında havayı süzen kirpiksi uzantıların bulunduğu özelleş­miş <a href="http://www.saglik.im/epitel/">epitel</a> hücreleriyle döşenmiştir. Bu kirpiksi uzantılar mukus salgısıyla bir­likte bir çeşit temizlik işlevi görür. Bu­run delikleri içindeki <a href="http://www.saglik.im/sac-ve-killar/">kıllar</a> burna giren iri toz taneciklerini tutar. Burun kılları­nı aşan tanecikler ise genize kadar uza­nan ve düzenli bir dalgalanma hareketi yapan kirpiksi uzantılar tarafından tutulurak dışarı doğru süpürülür. Epitel hücreleri aynı zamanda mukoza yüzeyininin nemli kalmasını sağlar.Burun mukozasının alt katmanında değişik görevler üstlenen hücreler ve <a title="salgı bezleri" href="http://www.saglik.im/salgi-bezleri-salgi-guddeleri-glandlar/">salgı bezleri</a> yer alır.</p>
<p>Bu hücreler burna dışarıdan giren yabancı maddelere yö­nelik bağışıklık tepkilerinde rol oynar. <a title="salgı bezi" href="http://www.saglik.im/salgi-bezleri-salgi-guddeleri-glandlar/">Salgı bezi</a>nin ürettiği burun salgısı (sümük) hafif asit yapısındadır ve <a href="http://www.saglik.im/lizozomlar/">lizozom</a> adı verilen mikrop öldürücü tanecikler içerir. Bu nedenle burun sal­gısı mikroorganizmaların üremesini engeller. Burun yoğun bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">damar</a> ağına sa­hiptir. Burun mukozasındaki geçirgen kılcal damarlar genişleyip daralabilir. Bunlar, burna giren havanın nemlendirilmesini sağlar. Burundaki küçük top­lardamarların başlıca görevi İse burna giren havanın sıcaklığını ayarlamaktır.</p>
<p>Burundaki sinirlerin ve sinir uçları­nın başlıca önemi koruyucu <a href="http://www.saglik.im/refleksler/">refleks</a> ha­reketlerinden kaynaklanır. Örseleyici maddelere karşı aksırma ve burun sal­gısı oluşur. Sempatik sinirler damar sistemini uyarır ve damarların büzül­mesini sağlar. Parasempatik sistem ise mukoza bezlerini uyarır ve damarları biraz genişletir. Sinirsel uyarıların yanı sıra iltihaplandırıcı maddeler ve örsele­yici etkenler de mukusun salgısını artı­rır.Soğuk algınlığında, burun tıkanıklı­ğına neden olacak kadar mukoza şişme­si ve salgı artışıyla birlikte burun muko­zası iltihabı söz konusudur. Bu durum rinit ya da yaygın adıyla <a title="nezle" href="http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/">nezle</a> olarak bilinir. <a title="iltihaplanma" href="http://www.saglik.im/yazi/iltihaplanma/">İltihaplanma</a> aksırma, burun içinde örselenme, koku duyusu kaybı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilere yol açar. Genellikle gözlerde kızarma, göz kapaklannda hafif şişlik gibi belirtiler de görülür. Enfeksiyon dışında kimya­sal örselenme ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/alerji/">alerji</a> gibi etkenlerin burun mukozasında yol açtığı iltihap­lanma ise soğuk algınlığından bağımsız bir biçimde gelişebilir.Soğuk algınlığında burun mukozası­na ulaşan virüsler, burada çoğalarak hastalık yapıcı etkilerini gösterir. So ğuk, örseleyici tozlar, hava kirliliği, alerjik durumlar ve genel bağışıklığın azalması gibi burun mukozasının direncini azaltan koşullar virüslerin burna yerleşmesini kolaylaştırarak soğuk al­gınlığında etkili olur.</p>
<p>Soğuk algınlığının <a href="http://www.saglik.im/kulucka-suresi/">kuluçka</a> dönemi genellikle 24-48 saattir. Hastalığın ilk gününde hastanın soğuk algınlığını bu­laştırma olasılığı çok yüksektir. Soğuk algınlığı iyileştikten sonra virüse özgü bağışıklık kazanılır. Ama soğuk algınlı­ğına yol açan çok sayıda virüs bulundu­ğundan aynı kişi yıl boyunca farklı vi­rüslerle birkaç kez soğuk algınlığına yakalanabilir.Soğuk algınlığında hastanın kanında akyuvar sayısı azalabilir (lökopeni) ve idrarında <a href="http://www.saglik.im/protein/">protein</a> bulunabilir (proteinü-ri). Gargara yapılan suda virüs üreyebi­lir ve enfeksiyondan 2 hafta kadar son­ra hastanın kanında virüse karşı oluş­muş <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikorlar</a> görülebilir. Soğuk algın­lığı kendiliğinden iyileşebilir ya da bak­teri enfeksiyonlarının eklenmesiyle za­türree (pnömoni), akut sinüs iltihabı (si­nüzit), <a href="http://www.saglik.im/ortakulak-iltihabi/">ortakulak iltihabı</a> ve <a title="bronşit" href="http://www.saglik.im/akut-bronsit/">bronşit</a> gibi <a title="hastalıklar" href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a>a yol açabilir. Bu nedenle özellikle ağır geçen soğuk algınlıkların­da dikkatli olmak gerekir.Virüs ya da <a title="bakteriler, bakteri nedir" href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteri</a>lerin etken oldu­ğu birçok enfeksiyon hastalığı da sıra­dan bir soğuk algınlığı gibi başlayabilir.</p>
<p><a title="kızamık" href="http://www.saglik.im/kizamik/">Kızamık</a>, <a title="kızıl" href="http://www.saglik.im/kizil/">kızıl</a>, <a title="tifo" href="http://www.saglik.im/tifo/">tifo</a>, bruselloz (Malta humması) ve <a title="çocuk felci" href="http://www.saglik.im/poiiomiyelit-cocuk-felci/">çocuk felci</a>nin başlangı­cında <a title="soğuk algınlığı belirtileri" href="http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/">soğuk algınlığı belirtileri</a> gözle­nir. Bu nedenle soğuk algınlığının gidişi iyi izlenmeli ve herhangi bir ağırlaşma görüldüğünde hekime başvurulmalıdır.Soğuk algınlığında <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> kullanımı genellikle yararsızdır. Erken dönemde alınmaya başlandığında bazı ilaçlar <a title="nezle belirtileri" href="http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/">nezle be­lirtileri</a>ni hafifletici etki gösterir. <a title="c vitamini" href="http://www.saglik.im/askorbik-asit-c-vitamini/">C vita­mini</a>nin vücut direncini artırarak soğuk algınlığında yararlı olduğu ileri sürülmüşse de bu konuda kesin kanıtlar yok­tur. Bileşiminde burun tıkanıklığını gi­deren mukus çözücü maddelerin, <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> kesici, ateş düşürücü ve burun salgısını azaltan maddelerin bulunduğu ilaçlar hastanın yakınmalarını hafifletir. Aynı biçimde burna ilişkin yakınmaları hafif­leten damlalar, boğazda kuruluk ya ağ­rıyı gideren pastiller, solunum yollarını nemlendirici buğular ve öksürük kesici şuruplar yarar sağlayabilir. Çorba ve ıh­lamur gibi ılık içecekler de hastanın du­rumunda bir rahatlama sağlar. Soğuk algınlığında hastalığa <a href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteriler</a> eklenmemişse <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotik</a> kullanılmamalıdır.</p>
<p>Çünkü <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotikler</a> virüslere karsı et­kili değildir. Ateşin 4 günden fazla sür­mesi, öksürükle birlikte sarı yeşil renkli <a href="http://www.saglik.im/yazi/balgam/">balgam</a> çıkarılması ve kanda akyuvar artışı hastalığa bakterilerin eklendiğini gösterir. Ayrıca kronik bronşit gibi bir solunum yolu enfeksiyonu olanların so­ğuk algınlığına yakalanmaları duru­munda koruyucu olarak antibiyotik ve­rilebilir.Sık soğuk algınlığına yakalanan hastalarda bu durumu kolaylaştırıcı et­kenlerin ortadan kaldırılması önemlidir. Çocuklarda adenoit (geniz bademcikle­ri), erişkinlerde burun orta bölmesi eğ­riliği (deviasyon) ve burun içindeki do­kuların aşırı büyümesi, soğuk algınlığı­na yatkınlık nedenidir.</p>
<p><strong>BAKTERİ NEZLESİ</strong></p>
<p>Streptokok, stafılokok, ve pnömokok gibi bazı bakteriler burun boşluğuna yerleşebilir ya da solunan havayla bur­na girebilir. Soğuk algınlığı örselenme nedeniyle burun boşluğundakı dokula­rın savunma gücünü azalttığında, bu bakteriler burun mukozasında çoğalabi­lir.Bakterilerin burun içinde çoğalma­sı, zarar verme etkinlikleriyle birleşti­ğinde <a href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteri</a> nezlesine neden olur. Bu durum, basit soğuk algınlığı sonrasında gelişen tipik bir komplikasyon olarak ortaya çıkabilir.<br />
Soğuk algınlığından farklı olarak, bakteri nezlesinde aksırma nöbetleri da­ha seyrektir. Burun salgısı koyu kıvam­lı ve irinlidir. Işıklı bir alet olan rinoskop yardımıyla burun içme bakıldığın­da, burun mukozasının kızarmış) şiş ve yoğun salgı ile örtülü olduğu saptanır. Mikroskopta burun salgısının mukoza hücreleri, bakteriler, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> damarlarından gelen akyuvarlar ve mukoza salgıbezle-rinin ürettiği mukustan oluştuğu görü­lür.Genel belirtiler hafif olabilir. Ama burun orta bölmesi eğriliği ve adenoit büyümesi gibi nezleyi kolaylaştırıcı ya­pısal bozukluklar varsa iltihap birkaç hafta sürebilir.İltihabın burun boşluğuna komşu olan sinüslere ve başka bölgelere yayılması sonucu bakteri nezlesi çeşitli komplikasyonlara yol açar.</p>
<p><strong>VAZOMOTOR NEZLE</strong></p>
<p>Soğuk algınlığında belirtilerin etkeni virüslerdir. Genellikle çiçektozları (polen­ler) başta olmak üzere, vücudun bazı maddelere karşı duyarlılık kazanması sonucu ortaya çıkan alerjik nezleye bir sonraki başlık altında yer verilmiştir. Bu maddelerin burun mukozasıyla te­ması bir antijen-antikor tepkimesine yol açar. Histamin ya da histamin benzeri maddeler hücrelerden açığa çıkar ve bu­na bağlı olarak hapşırma nöbetleri, bu­run tıkanması, bol, sulu burun akıntısı ı gibi belirtiler ortaya çıkar.<br />
Vazomotor terimi genel olarak oto­nom <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> kökenli damar hareketleri için kullanılır.</p>
<p>Alerjik nezleye benzeyen Özellikleri olan, bu nedenle yalancı alerjik nezle adıyla da bilinen vazomotor kökenli nez­le, bu hastalığa yatkınlığı olan kişilerde görülür. Vazomotor nezle, özellikle so­ğuktan sıcağa çıkma, gaz, toz ya da örse­leyici duman gibi etkenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bazı olgularda adet gör­me, gebeliğin ilk ayları, <a title="menopoz" href="http://www.saglik.im/menopoz-adetten-kesilme/">menopoz</a>, <a title="tiroit hormonları hormonu" href="http://www.saglik.im/tiroit-hormonlari/">tiroit hormonu</a> fazlalığı gibi içsalgı sistemin­deki değişiklikler, <a title="otonom sinir sistemi" href="http://www.saglik.im/otonom-sinir-sistemi/">otonom sinir sistemi</a>­ne ilişkin denge bozuklukları, <a title="karaciğer yetmezliği" href="http://www.saglik.im/karaciger-yetmezligi/">karaciğer yetmezliği</a>, yerel enfeksiyon ve hafif <a title="şeker hastalığı" href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/seker-hastaligi/">şeker hastalığı</a>na bağlı <a href="http://www.saglik.im/metabolizma/">metabolizma</a> bo­zuklukları ve heyecanlanma gibi ruhsal uyaranlar vazomotor nezlede rol oynar.Bu nezle tipine yatkınlığı olan kişi­lerin burnunda vazomotor <a title="refleksler" href="http://www.saglik.im/refleksler/">refleksler</a>in belirgin olduğu ve alerjik bir uyarı bu­lunmadığı zaman bile histamin ya da histamin benzeri maddelerin açığa çık­tığı, buna bağlı olarak klinik belirtilerin görüldüğü kabul edilir.Belirtiler alerjik nezledekilere ol­dukça benzer: Saydam ve bol miktarda burun salgısının yanı sıra <a title="burun tıkanması, burun tıkanıklığı" href="http://www.saglik.im/burun-tikanikligi/">burun tıkanması</a> ve aksırık nöbetleri görülür.</p>
<p>Vazomotor nezlede nöbetlerin dü­zensiz oluşu alerjik nezleyle ayrıcı ta­nıya yardımcı olur. Bu nöbetler birkaç dakikadan birkaç saate değin sürebilir ve değişken aralıklarla yinelenir. Öbür ayırt edici özellikleri arasında nöbetlere yol açabilecek alerjen işlevi gören çiçektozları ya da başka maddelerden ba­ğımsız gelişmesi ve alerji testlerine olumsuz yanıt vermesi sayılabilir. Te­davisi soğuk algınlığında olduğu gibi belirtilere yöneliktir.</p>
<p><strong>ALERJİK NEZLE</strong></p>
<p>Alerjik nezle burun mukozasında şiş­me, kızarma, kaşınma ve aksırık nöbet-leriyle kendini belli eden bir hastalıktır. En sık rastlanan alerjik durumdur. So­lunum yollanyla alınan alerjenlerin ya­nı sıra besinlerle alınan alerjenler de alerjik nezleye yol açabilir. Alerjik nez­le, hastayı son derece rahatsız eder. Öğ­rencilerin okula, çalışan insanların işle­rine gidememesine neden olur. Genel­likle çocuklarda ve gençlerde görülür. Yaklaşık olarak hastaların üçte birinde 10 yaşından önce ortaya çıkar. Erkek­lerde en çok 10-19, kadınlarda ise 20-30 yaşlan arasında görülür.Alerjik nezlenin saman nezlesi gibi akut ve kısa süreli biçimleri ve mev­simsel ya da yineleyen nezle adıyla bi­linen kronik biçimleri vardır.</p>
<p>Bazı has­talarda ikisine birden rastlanabilir. Akut alerjik nezle, alerjik nezlenin en sık rastlanan biçimidir. Genellikle okul çağlannda ve 50 yaşın altındaki erişkin­lerde görülür. Ağızdan soluma ve bu­runda kızarıklık gibi hastalığa eşlik eden belirtilere rastlanabilir. Alerjik nezlenin ortaya çıktığı kişilerin ailesin­deki öbür bireylerde de alerjik durumla­ra oldukça sık rastlanır. Görülme sıklığı havada çiçektozlarının uçuştuğu bahar ve yaz aylarında artar. Ağaç çiçektozları baharda ortaya çıkan belirtilerden, ot­su bitkilerin çiçektozları bahar ve yaz aylarındaki belirtilerden, mantar sporları ve küfler ise sonbaharda ortaya çıkan belirtilerden sorumludur. Sonuç olorak alerjik nezle, etken maddeye bağlı ola­rak yıl boyunca görülebilir.</p>
<p>Başlıca belirtileri, çiçektozlarının yoğun olduğu günün erken saatlerinde ortaya çıkan aksmk, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, genizde yanma, Öksü­rük, göz ve kulakları ilgilendiren belirti­lerdir. Ayrıca yorgunluk, ruhsal çökün­tü, tat ve koku duyusu kaybı, <a href="http://www.saglik.im/istahsizlik-2/">iştahsızlık</a> gibi çeşitli belirtilere rastlanabilir. Mua­yenede burun mukozasının kızarık ve şiş, burnun tıkalı olduğu, burun salgı­sında bol miktarda eozinofil (bir tür ak­yuvar), serumda yüksek düzeyde E tipi immünglobulin bulunduğu saptanır.Saman nezlesi günün erken saatle­rinde bütün şiddetiyle ortaya çıkar. Ak­şam saatlerinde havanın serinlemesiyle birlikte havadaki çiçektozu hareketleri en alt düzeye iner. Alerjik nezle olgula­rı her zaman saman nezlesi mevsiminde ortaya çıkmaz. Alerji öyküsü olan kişi­lerde genel nezle belirtileri yılın herhan­gi bir öneminde görülebilir.</p>
<p>Hastanın duyarlı olduğu ev tozu, hayvan tüyü, küf, duman, tozlar, çeşitli <a href="http://www.saglik.im/sebze-ve-meyveler/">sebze</a> protein­leri gibi alerjenler hastalığa neden ola­bilir. Bu durumda kronik alerjik nezle söz konusudur.Kronik nezlede de akut nezle belirti­leri görülür. Bu hastalarda sinüzite bağ­lı baş ağrısı olabilir. Sürekli olarak bu­run arkasından genıze doğru akıntı, bu­rada bakterilerin üremesine uygun bir ortam yaratarak sık sık üst solunum yo­lu enfeksiyonlarına yol açabilir.Alerjik nezleye bakteri enfeksiyonu eklenirse burun akıntısı sarımsı yeşil bir renk alır. Ortaya çıkabilecek belirtiler­den olan burun polipleri, burun ve sinüs mukozasına ince bir sapla bağlı <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> dam­lası görünümünde oluşumlardır. Tek ya da kümeler halinde bulunabilirler. Kan damarlarının genişlemesi, <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> şişme­si, histamine bağlı tepkimeler polip olu­şumunda önemli etkenlerdir.</p>
<p>Alerjik Nezlenin Oluşum MekanizmasıBurun boşluğunu çevreleyen mukoza altında bulunan <a href="http://www.saglik.im/mast-hucreleri/">mast hücreleri</a> (heparin, histamin gibi maddelerin oluşum ve depolanmasıyla ilgili bir çeşit bağ-doku hücreleri), alerjenlerle temasın yüksek olduğu dönemlerde epitel yüze­yine göç eder. Mast hücrelerinin üze­rinde bulunan E tipi immünglobulinle-re alerjenler bağlanınca, bu hücreler­den çeşitli aracı maddeler salgılanır. Aracı maddeler antijen-antikor tepki­mesine yol açar. Bu aracı maddelerin başlıcalan histamin, nötrofil kemotak-tik faktör (NCF), eozinofil kemotaktik faktör (ECAF-A), trombosit uyarıcı faktör ve prostaglandinlerdir. Hista­min, burundaki erken belirtilerin ortaya çıkmasında etkilidir.Histaminin açığa çıkmasına bağlı olarak burunda duyarlı sinir uçlarının uyarılmasıyla gelişen refleksler sonu­cunda aksırık, parasempatik refleks ha­reketine bağlı salgı artışı ve histaminin damar geçirgenliğini yükseltmesiyle mukozada şişmeye bağh burun tıkanıklı­ğı oluşur. Histaminin bu etkileri çok hız­lı ortaya çıkar. Mukozanın zamanla uyaranlara karşı aşın duyarlılık kazanma alerjik nezlenin Önemli bir özelliğidir.</p>
<p><strong>Tanı</strong><br />
Hastanın geçmişinde alerjik nezle kınmaları vardır. Klinik belirtilerin yanı sıra rinoskopi (burun boşluğunun alet görerek incelenmesi) ve sinüs filmi tanıya yardımcı olur. Laboratuvar incelenmesi olarak deri testleri, serumda E tip <a title="immünglobulin" href="http://www.saglik.im/immun-globulin/">immünglobulin</a> ölçümü ve eozinofil sa yımı gibi testler uygulanabilir.</p>
<p><strong>Tedavi</strong><br />
Hastalar yakındıkları belirtilerden an önce kurtulmak istediklerinden, davide yeğlenen ilaçlar antihistaminik-1 ler ya da burun tıkanıklığı ve akıntıyı, gideren ilaçlardır. Bu tedaviden yanıt] alınamadığında steroitlere, <a href="http://www.saglik.im/sodyum-2/">sodyum</a> krc moglikata, bazen de alerjene karşı özel olarak hazırlanan aşılarla duyarsızlaştır­ma tedavisine başvurulur. Bu arada alerjenlerden sakınılması gerçek anlam­da korunma sağlayacağından, deri test­leriyle saptanacak alerjenler ortamda uzaklaştırılmalı ya da bu maddelerde uzak durulmalıdır.</p>
<div style="width: 465px;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100%" height="355" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="bgcolor" value="#000000" /><param name="src" value="http://www.izlesene.com/player2.swf?video=1008837" /><param name="wmode" value="window" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="100%" height="355" src="http://www.izlesene.com/player2.swf?video=1008837" allowfullscreen="true" wmode="window" bgcolor="#000000"></embed></object></div>
<p><strong>Komplikasyonlar</strong><br />
Tam ve düzenli uygulandıklarında aler­jik nezleye yönelik tedavilerden yete­rince iyi sonuç alınabilir.<br />
Alerjik hasta, ilk başarısız tedavi gi­rişiminden sonra tedaviden Vazgeçme­melidir. Tedavi edilmeyen alerjik nezle kronikleşir ve bir süre sonra hastalık belirtileri süreklilik kazanır. Alerjik nezle iyi tedavi edilmezse solunum yol­larında komplikasyonlara yol açabilir. Bunlardan başhcalan kronik sinüzit, kronik burun-yutak iltihabı, burun poli­pi ve bronş astımıdır.Günümüzde bu tip komplikasyon­lar önlenebilmektedir. Alerjik hastalık­lara yatkınlığı olduğu saptanan çocuk­larda alerjen maddelerin araştırılması ve bunların ortamdan uzaklaştırılması gerekir</p>
<p>.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Burun damlaları ve spreyleri zararlı mıdır?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">Damar</a> büzücü <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> spreyleri ya da damlalar ve buğu solunması be­lirtileri geçici olarak hafifletebilir. Soğuk algınlığı nedeniyle burun mukozası tüylerinin etkinliği azaldığından yerel damar büzücüler, belirtileri hafifletmesine karşılık iyileşmeyi geciktirir. Küçük çocuk­larda adrenalin türevlerini içeren damar büzücü ilaçlar kullanılma­malıdır. Çünkü bu tür ilaçlar merkez sinir sisteminde zararlı etkilere yol açar.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Burun damlaları ve spreyleri zararlı mıdır?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">Damar</a> büzücü <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> spreyleri ya da damlalar ve buğu solunması be­lirtileri geçici olarak hafifletebilir. Soğuk algınlığı nedeniyle burun mukozası tüylerinin etkinliği azaldığından yerel damar büzücüler, belirtileri hafifletmesine karşılık iyileşmeyi geciktirir. Küçük çocuk­larda adrenalin türevlerini içeren damar büzücü ilaçlar kullanılma­malıdır. Çünkü bu tür ilaçlar merkez sinir sisteminde zararlı etkilere yol açar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/soguk-alginligi-ve-nezle/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suçiçeği</title>
		<link>http://www.saglik.im/sucicegi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/sucicegi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Mar 2010 22:20:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bulaşıcı Hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Çiçek Hastalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=506</guid>
		<description><![CDATA[Genellikle çocukluk çağında ortaya çıkan suçiçeği, çok yaygın görülmekle birlikte ağır belirtilere yol açmayan vi­rüs kökenli bir bulaşıcı hastalıktır. Ti­pik döküntüler, deride içi sıvı dolu ka­barcıklardan oluşur. Çok bulaşıcı olan bu hastalığa hafif genel belirtiler de eş­lik eder. NEDENLERİ Suçiçeğinin etkeni, herpes grubundan bir virüstür. Uçuk (herpes simplex) virüsüne çok benzeyen ve herpesvirus varicella ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genellikle çocukluk çağında ortaya çıkan suçiçeği, çok yaygın görülmekle birlikte ağır belirtilere yol açmayan vi­rüs kökenli bir bulaşıcı hastalıktır. Ti­pik döküntüler, deride içi sıvı dolu ka­barcıklardan oluşur. Çok bulaşıcı olan bu hastalığa hafif genel belirtiler de eş­lik eder.</p>
<p><strong>NEDENLERİ</strong></p>
<p>Suçiçeğinin etkeni, herpes grubundan bir virüstür. Uçuk (herpes simplex) virüsüne çok benzeyen ve herpesvirus <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">varicella</a> ya da varicella zoster adlarıyla tanınan bu virüs suçiçeğinin yanı sıra zona hastalığının da etkenidir. Hastalık temel olarak <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">suçiçeği</a> virüsüyle yüklü tükürük damlacıklarının ağızdan solu­num yollarına alınması sonucu bulaşır. Vücuda giren suçiçeği virüsü henüz bi­linmeyen dokulara yuvalanarak çoğalır.<br />
Hastalığa özgü döküntülerin gruplar ha­linde birbiri peşi sıra çıkarak bütün vü­cuda yayılması, virüsün aralıklı olarak kana geçtiğini gösterir.<br />
Virüs, derideki kılcal damarları etki­leyerek üstderi (<a href="http://www.saglik.im/epidermis/">epidermis</a>) yapısının bozulmasına, içi serum, <a href="http://www.saglik.im/epitel/">epitel</a> ve bazen iltihap hücreleriyle dolu tipik kabarcık­ların oluşmasına yol açar. <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">Su çiçeği</a> vi­rüsünden kaynaklanan bu lezyonlar de­riyle sınırlı kalmaz; yemek borusu, pankreas, <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> havuzu, idrar borusu (üreter), idrar kesesi ve böbreküstü bez­lerinde de görülür.</p>
<p><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-4923" title="sucicegi" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/04/sucicegi-201x300.jpg" alt="" width="201" height="300" /><br />
GÖRÜLME SIKLIĞI</strong><br />
Suçiçeği en çok 2-8 yaşlan arasındaki çocuklarda görülen bir hastalıktır. Ama yaşamın her evresinde cinsiyet ve ırka bağlı olmaksızın ortaya çıkabilir. Hastalık kış ve ilkbahar aylarında daha sık görülür. Üç ayını doldurmamış bebek­lerde suçiçeğine ender olarak rastlanır. Bu durumun anneden kazanılan geçici bir bağışıklıkla ilgili olduğu sanılmak­tadır. Çok seyrek rastlanmakla birlikte hastalık aynı kişide iki kez ortaya çıka­bilir. Bu ayrıksı örnekler bir yana bıra­kılırsa suçiçeği geçiren hastalar ömür boyu kalıcı bağışıklık kazanmaktadır.<br />
<strong>BELİRTİLERİ</strong><br />
Bulaşma ve ilk belirtiler arasında geçen <a href="http://www.saglik.im/kulucka-suresi/">kuluçka süresi</a> 2-3 haftada tamamlanır. Ortaya çıkan döküntüler 24-36 saatte, makûl denen ve deride kabartı yapmayan noktalar halindeki lekelerden, içi sı­vı dolu kabarcıklara dönüşür. Kabarcık­ların çevresinde halka biçiminde belir­gin bir <a href="http://www.saglik.im/kizariklik/">kızarıklık</a> görülür. Bu kızarıklık­lar kabarcıkların kurumaya başlamasıy­la kaybolur. Kabarcıklar ortalarından kuruyup kabuk bağlamaya başladığında göbekli bir görünüm kazanır.<br />
Döküntüler ilk önce göğüste ve sırt­ta belirerek hızla yayıbr. Hafif olgular­da döküntü baş, yüz ve gövdeyle sınırlı­dır. Ağır olgularda daha yaygın olan dö­küntüler kol ve bacaklara, gözün dış za­rına (konjunktiva), yutak, gırtlak ve so­luk borusu mukozalarına da sıçrar.<br />
Döküntüler kabukların düşmesiyle 5-20 gün içinde iz bırakmadan kaybo­lur. Ama karşı durulmaz bir kaşınma is­teği uyandıran bu döküntülerin kaşın­ması durumunda deride çiçekbozuğunu andıran küçük çukurlar kalabilir. Sürek­li çıkan yeni döküntüler nedeniyle vü­cudun bir bölgesinde döküntülerin bü­tün gelişim evreleri aynı anda görülebi­lir. Bu da suçiçeğinin ayırt edici özellik­lerinden birini oluşturur. <a href="http://www.saglik.im/ates/">Ateş</a> genellikle 38,5°C-39°C arasında kalır. Ama ağır durumlarda 40,5°C’ye ulaşabilir.<br />
<strong>TEDAVİ</strong><br />
Öbür virüs kökenli hastalıklarda oldu­ğu gibi <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">suçiçeği</a>ni de iyileştirecek bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> yoktur. Tedavi girişimi temel ola­rak hastanın yakınmalarını olabildiğin­ce azaltmaya yöneliktir. Hastalığı ağır geçiren bebek ve çocuklarda, özellikle bir ayını doldurmamış bebeklerde,kortikoit tedavisi gören hastalarda <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> kanseri gibi kötü huylu hastalı larda, iyileşme dönemindeki zona ha talannın serumundan elde edilen ga maglobülinler kullanılabilir. Bu uy§ lama, bulaşmayı izleyen üç gün içine yapılırsa hastalığı önler. Belirtilere ye nelik tedavi Özellikle kaşıntıyı azmayı amaçlar.<br />
Sabunlu suyla sık banyo yapılıra gelişebilecek deri enfeksiyonlarım öı leyeceğinden yararlıdır. Ayrıca hast nın iç çamaşırlarının ve yatağının he gün değiştirilmesi önerilir. Yüzde oranında <a href="http://www.saglik.im/sodyum-2/">sodyum</a> bikarbonat içeren çc zeltiler, mentol içeren tali pudrası ya da antihistaminikli losyonlar kaşıntı) hafifletir. Döküntülerin Örselenmes derin lezyonlara ve deride yara izi kalmasına yol açacağından, suçiçekli cukların kaşınması kesinlikle engellen­melidir. Olası kaşınmanın yol açacağı i zararları en aza indirmek için hastanın tırnakları özenle kesilerek törpülenmeli, bebeklere ise eldiven giydirilmelidir<br />
<object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="480" height="360" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/video/xa32x7_su-ciceyi_lifestyle" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="480" height="360" src="http://www.dailymotion.com/swf/video/xa32x7_su-ciceyi_lifestyle" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>Suçiçeği ve çiçek hastalığının deride yol açtığı belirtiler arasında fark var mıdır?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
Makûllerle başlayan, kabartılann ortaya çıkmasıyla papüllere, daha sonra içi sıvı dolu kabarcıklara dönüşen ve en sonunda kabuk bağlayan döküntüler hem suçiçeğinde, hem de çiçek hastalığında görülür. Ama çiçek hastalığında bütün lezyonlar aynı anda başlayıp eşzamanlı olarak gelişir. Suçiçeğinde ise” değişik evrelerdeki döküntüler aynı anda görülebilir.<br />
Koruyucu hekimlik alanında kazanılan en büyük basan çiçek hastalığının, aşılamayla ortadan kaldırılmış olmasıdır. Bu hastalık tarih boyunca büyük” salgınlara yol açmış, Dünya <a href="http://www.saglik.im/">Sağlık</a> Örgütü 1977′de hastalığın yeryüzünden silindiğini açıklamıştır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>SUÇİÇEĞİNİN ZONALI ERİŞKİNLERDEN DE BULAŞABİLİR Mİ?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span></p>
<p>Suçiçeğinin, zonalı erişkinlerden de bulaşabileceği doğru mudur?<br />
<a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">Suçiçeği</a> ve zona aynî tür virüsün yol açtığı hastalıklardır. Bu nedenle zonalı bir kişiyle temas eden bebek ve çocuklarda suçiçeği görülebilir. Zona ve su­çiçeğinin ayrı <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> olarak ortaya çıkmasına aynı virüsün iki farklı bi-Çİmde etkinlik göstermesi neden olmaktadır. Virüs, kendisine karşı üretilmiş antikorları taşımayan, yani bağışıklık kazanmamış kişilerde de saçiçeğine yol açar. Bunlar doğal olarak çoğu kez bebekler ve çocuklardır. Suçiçeği çı­karanların virüsle yeniden karşılaşması ise zona hastalığına yol açar.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Soru</span></strong></p>
<p>Gebelik sırasında <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">suçiçeği</a> tehlikeli midir?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
Gebelikte geçirilen suçiçeği dölüt için son derece tehlikelidir. Annenin ge­beliğin ilk 4 ayında geçireceği suçiçeği genellikle dölütün ölümüne ve dola­yısıyla düşüğe yol açar. Anne için tehlike yoktur. Hastalık normal gidişini gösterir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/sucicegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Safra ve Safra Taşları</title>
		<link>http://www.saglik.im/safra-taslari/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/safra-taslari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 20:22:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İç Hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Sindirim Sistemi ve Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=474</guid>
		<description><![CDATA[SAFRA TAŞLARI Safra taşları, safrayı oluşturan maddelerin safrakesesinde çökmesiyle oluşur. Safrayı oluşturan bazı madde­lerin çökerek taş oluşturmasının ne­denlerini anlayabilmek için önce saf­ranın yapısı ve safrake sesinin işlevleri konusunda bilgi edinmek gerekir. SAFRA Safra suyun yam sıra safra asitleri, fosfolipitler, kolesterol, bilirubın gibi organik ve elektrolitler gibi organik [olmayan maddelerden oluşur.Safra asitleri bağırsakta kısmen yeIniden emilir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>SAFRA TAŞLARI</strong><br />
Safra taşları, safrayı oluşturan maddelerin safrakesesinde çökmesiyle oluşur. Safrayı oluşturan bazı madde­lerin çökerek taş oluşturmasının ne­denlerini anlayabilmek için önce saf­ranın yapısı ve safrake sesinin işlevleri konusunda bilgi edinmek gerekir.</p>
<p><strong>SAFRA</strong><br />
Safra suyun yam sıra safra asitleri, fosfolipitler, kolesterol, bilirubın gibi organik ve elektrolitler gibi organik [olmayan maddelerden oluşur.Safra asitleri bağırsakta kısmen yeIniden emilir ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> yoluyla karaciğere [geri döner. Böylece bu maddelerin [dışkıyla vücuttan atılması sınırlanır.Normal bir insanın karaciğerinde [yapılan safradaki lipitlerin yüzde 15-|20'si fosfolipitlerden, yüzde 70 80'i safra asitlerinden, yaklaşık yüzde 8'i de kolesterolden oluşur. Safra lipitlerinin fiziksel - kimyasal özellikleri - <a href="http://www.saglik.im/kolesterol/">Kolesterol</a> suda ve yüzde 9O'ı <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> olan safrada çözünmez. Benzer biçimde fosfolipit molekülleri de suda çözünmeyen kristal bir yapı oluşturur. Buna karşılık safra asitleri molekülle­rinde hidrofil (suyu seven, emen) ve hidrofob (sudan kaçan) gruplar bulu­nur.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-4055" title="safra kesesi" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/12/kese-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></p>
<p>Böylece "armdırıcı" bir özellik kazanan safra asitleri normalde suda çözünmeyen maddelerin çözünmesini sağlar. Safra asitleri molekülleri "mi­sel" adı verilen çok moleküllü küme lerle birleşme eğilimindedir. Misellerde safra asitleri moleküllerinin hidrofil bö­lümleri suya doğru, hidrofob bölümleri ise çok moleküllü kümenin içine doğru yönelir. Misellerin merkezi lipitlerin ve özellikle kolesterolün çözünmesine uy­gun özelliktedir. Fosfolipitler safra asit­leri kümelerinin aralarına yerleşerek misellerin boyutlarında büyümeye ne­den olur. Böylece "geniş" misellerin oluşmasmı ve kolesterolün daha kolay çözünmesini sağlarlar.osfolipitler ve safra asitleri koles­terolün safrada eriyik halde kalması için gerekli maddelerdir. Safranın çö-zünebilirlik derecesi kolesterol, safra asitleri ve fosfolipitlerin toplam mikta­rına değil, bunların göreli oranlarına bağlıdır.Normal koşullarda karaciğer hücre­lerinin salgıladığı safranın bileşimindeki safra asiti, fosfolipit ve kolesterol içeriği, kolesterolün kolayca çözünme­sine uygundur.</p>
<p>Taş oluşumunu kolay­laştırıcı (litojen) nitelikteki safra ise kolesterol fazlası içerir ve safrakese-sinde çökerek taş oluşumuna yol aça­bilir. Taş yapıcı safra salgılanması ka­raciğerin safra asitleri salgısının azal­masına ve safrayla aşın miktarda ko­lesterol atılmasına bağlıdır. Taş yapıcı safra salgılanmasını ko­laylaştıran duruıfllar  Taş yapıcı safra salgılanmasını ve kolesterol taş­larının oluşumunu kolaylaştıran birçok etken vardır.Kolesterollü safra taşı oluşumuyla yaş ve cinsiyet arasında kesin bir iliş­ki gözlenir. Safra taşı oluşumu çocuk­larda ender görülür; ergenlikten sonra özellikle de kızlarda sıklaşır ve doğur­gan çağdaki kadınlarda yüksek <a href="http://www.saglik.im/ostrojenler/">östrojen</a> düzeyine bağlı olarak belirgin olçüde artar.Fazla kalori ve <a href="http://www.saglik.im/protein/">protein</a> içeren be] sinler gelişmiş ülke insanlarında safra) taşlarının sık görülmesinin başlıca ne­denlerden biri olarak kabul edilir.<br />
Kimyasal katkı maddeleri içeren hazır yiyeceklerin yaygın tüketimi, özellikle genç ve-zayıf insanlarda kolesterol taşlarının oluşumunu kolaylaş­tıran etkenler arasında sayılmaktadır.</p>
<p><strong>SAFRA TAŞLARI</strong><br />
Safra taşlarım oluşturan başlıca mad­deler kolesterol, <a href="http://www.saglik.im/bilirubin/">bilirubin</a> ve başta kalsiyum tuzlan olmak üzere tuzlardır Taşların özellikleri bileşimlerine göre değişir.Ağırlıklı olarak ya da yalnızca ko­lesterolden oluşan taşlar oldukça sert, grisan renkli, yuvarlak ve biraz tane­ciklidir. Genellikle büyük boyutlu ve tek olur.<br />
Bilirubin (pigment) taşlan koyu renklidir. Siyah olanlan daha sert, kahverengi olanlan yumuşaktır. Kah­verengi taşlar safra yollannda bulu­nur. Safraya rengini veren bilirubin, alyuvarlardaki hemoglobinin karaci­ğerde parçalanmasıyla oluşur ve saf­rayla bağırsağa taşınarak dışan atılır.Bazı taşlar karışık yapıdadır ve de­ğişik oranlarda kalsiyum, bilirubin ve kolesterol içerir. Bunlar en sık görü­len safra taşlarıdır. Koyu renklidirler. Her zaman çok sayıda bulunurlar.</p>
<p>Karışık taşlar piramit biçiminde ve içer­diği <a href="http://www.saglik.im/kalsiyum/">kalsiyum</a> miktanyla orantılı sert­liktedir. Safrakesesini tümüyle doldu­racak kadar çok miktarda birikebilir­ler. Bu durumda safrakesesi fıjminde petekli bir görünüm saptanır.Safra taşlan, safra akışını engelle­yerek safrakesesi koliği denen ağnh krizlere yol açar. Bu tür krizlerin baş­lamasında safrakesesinin kasılmasını uyaran aşın yemek ya da aşın yağlı <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> etkili olabilir. Taş safrakese­si duvarım zedeleyerek safrakesesinin kasılmasına yol açabilir. Böylece saf­rakesesi içinde durmakta olan taş ha­rekete geçebilir.Taş safrakesesinin boynuna ya da safra yollarına doğru <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> eder ve ulaştığı noktalarda <a href="http://www.saglik.im/kas/">kas</a> spazmlan biçiminde tepkiye yol açar. Tıkanma ne­deniyle safra akışı engellenir; ani ve şiddetli <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> ortaya çıkar.</p>
<p><strong>BELİRTİLERİ</strong><br />
Safrakesesinde kolik dışındaki belirti­lerle kolik belirtileri arasında bir ay-nm yapmak gerekir. Safra taşı çoğu insanda hiçbir belirtiye yol açmaz ve here safra taşı başlangıçta uzun süre sessiz kalır. Taşın varlığı birçok olgu­da başka organların radyolojik ya da ultrasonografik incelemesi sırasında ya da karındaki bir cerrahi girişimde rast­lantıyla saptanır.Kolik dışındaki safra taşı belirtileri basit kronik safrakesesi iltihabını (ko-lesistit) andırabilir.Belirtiler bazen anlaşılmaz ve önemsenmez. Hastada <a href="http://www.saglik.im/istahsizlik-2/">iştahsızlık</a> ya da iştahla yemeğe başladıktan hemen sonra tokluk duygusu ve yiyeceğe kar­şı isteksizlik görülebilir. Yemekten sonra şişkinlik duygusu, <a href="http://www.saglik.im/gaz/">gaz</a> çıkarma ve sindirim güçlüğü safra taşlarının başlıca belirtileridir.<br />
Kızartmalar safra taşına bağlı sindi­rim güçlüğünü artıran ve yüksek oran­da yağ içermeleri nedeniyle safra kesesinin kasılmasını uyaran besinlerdir. Yemekten sonra sağ kaburga yayının altında hafif ağrıların ortaya çıkması hekimin tanı koymasını kolaylaştırır.</p>
<p><strong>TANI</strong><br />
Sa. isi hastalığının tanısında kul-lanılaı iki temel yöntem radyografi ve ultrasonografidir.<br />
Radyolojik inceleme yapılmadan bir önceki gece hastaya safrakesesinde toplanan ve safrayı X ışınlarıyla görü­lebilir hale getiren bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> verilir. Er­tesi gün çekilen filmde (kolesıstografi) safra taşlan görülebilir; ayrıca safrake-sesinin biçimi ve işlevi incelenebilir. İyi tedavi edilmemiş bir safrakesesi il­tihabı safrakesesinin sertleşmesine yol açabilir. Bu durumda safrakesesi küçü­lür, duvarları sertleşir ve safra depola­ma işlevini yitirir. Ama safra artık saf-rakesesine girmediğinden kolesistogra-fide görülemez. Safranın safrakesesine girişini bir taşın tıkamasıyla da aynı durum ortaya çıkar.<br />
Gerek bu durumda, gerekse daha önce safrakesesi alınmış kişilerde saf­ra yollarında taştan kuşkulanıldığında safrayı bütün yolu boyunca görülebilir hale getirecek iyotlu bir maddenin da­mar içine verilmesinden sonra radyo­lojik inceleme (kolanjiyografi) yapıl­malıdır.</p>
<p><object id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100" height="100" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-8821278561700516031&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" type="application/x-shockwave-flash" width="100" height="100" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-8821278561700516031&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>Bu yöntemle çekilen film kuşkulu sonuç verirse ya da safra yol­larını göstermezse bazı uzmanlaşmış merkezlerde uygulanan “ters yönde” kolanjiyografiye başvurulabilir. Bu yöntemde onikiparmakbağırsağına ka­dar sokulan gastroduodenoskop adlı aygıtla ana safra kanalının <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> kanalıyla birleşip onikiparmakbağırsa­ğına açıldığı yere ulaşılır. Buradan bir sondayla girilerek, röntgen filminde görülen (radyoopak) sıvı safra akışı­nın tersi yönünde ana safra kanalına şırınga edilir. Bu sıvı geriye doğru safra yollarında ilerler.Ultrasonografi ağrısız ve uygulan­ması kolay bir incelemedir. Sanlık bu­lunan ve <a href="http://www.saglik.im/karaciger-yetmezligi/">karaciğer yetmezliği</a> nede­niyle kontrast maddeyle <a href="http://www.saglik.im/kolesistografi/">kolesistografi</a> yapılamayan hastalarda da uygulana­bilir. Ayrıca radyasyon gerektirmedi­ğinden gebe kadınlarda herhangi bir sorun yaratmaz. Ama safra taşlarının X ışınlannı geçirip geçirmediği ve bu­na bağlı olarak cerrahi girişim yerine tıbbi tedaviye uygun olup olmadığı ultrasonografiyle anlaşılamaz. Ultraso­nografi safra taşından kuşku duyuldu­ğunda yapılacak ilk incelemedir. Taş görülürse taşın yapısının ve uygulana­cak tedavinin belirlenmesi için kole­sistografi yapılır.</p>
<p><strong>SAFRA KOLİGİ</strong><br />
Safra koliğinde sağ kaburga yayının altında aniden ortaya çıkan, omza, sır­ta ve göğsün sağ yansına yayılabilen şiddetli ağn görülür. Ağrı batıcı özel­liktedir ve hasta hareket ettikçe artar. Bunu genellikle <a href="http://www.saglik.im/bulanti-kusma/">bulantı</a> ve safralı kus­ma izler. Daha da halsiz düşen hasta­nın ateşi hızla yükselir. Muayane eden hekimin ağnlı bölgeye dokunması bile ağrıyı dayanılamaz hale getirir.’<br />
Safra koliği hekimin girişimiyle kı­sa sürede denetim altına alınabilir. Hekime başvurulmazsa ağrı saatlerce sü­rebilir.Ani şiddetli ağnyı izleyen günlerde, gözlerde <a href="http://www.saglik.im/sarilik/">sarılık</a> ortaya çıkabilir. îdrar normalden koyu, dışkı ise daha açık renk alabilir. Sağlıklı kişilerde sindirim sırasında, karaciğer dışı safra yolların­daki hareketler çok düzenlidir; safrake­sesi kasılıp içindeki safrayı bağırsakla­ra doğru iterken ana safra kanalının so­nunda yer alan Oddi büzgen kası gev­şer ve safranın bağırsağa akmasına izin verir. Oysa taşın neden olduğu zedelen­meden sonra safrakesesiyle birlikte büzgen kas da kasılır. Safra dışarı aka-madığından basmç artar ve bunun so­nucunda karaciğerin daha sonraki <a href="http://www.saglik.im/safra-salgisi/">safra salgısı</a> da engellenir. Gözlerde sanlık ve açık renk dışkı gibi belirtiler safra yolu tıkanmasına bağlıdır.<br />
Dışlanın açık renkli olmasının ne­deni bağırsağa akan ve dışkıyla çıkan bilirubinin çok azalmasıdır. Buna kar­şılık bilirubin kana kanştığmdan daha sonra idrarda yoğunlaşmasıyla idrar rengi koyulaşır ve özellikle gözakında sarılık belirir.</p>
<p><strong>TEDAVİ</strong><br />
1972′ye değin safra taşı için hekimle­rin önerdiği tek tedavi safrakesesinin (ve taşların) cerrahi girişimle alınma-sıydı. Günümüzde kolesterol taşı olan birçok hasta ameliyat istemediği ya da edilemediği için başka yöntemlerle te­davi edilmektedir.Tıbbi tedavi hastaya her gün kenodezoksikolik ve ursodezoksikolik asi-tin verilmesinden oluşur. Kenodezok-sikolik asit insan safrasında, ursode­zoksikolik asit ise ayı safrasında bulu­nan safra asitlerindendir. Yukarıda be­lirtildiği gibi kolesterol taşlarının olu-Şumu safranın aşm kolesterol içerme­sine ve/ya da safra asitlerinin yetersiz­liğine bağlıdır.<br />
Kenodezoksikolnc ve ursodezoksi­kolik asit verilmesiyle safranın bileşi­mindeki safra asitleri artar. Böylece safra, taşı oluşturan kolesterolü çöze­rek yavaş yavaş atabilecek duruma ge­lir. Çözünme süreci taşın boyutlarına bağlı olarak yavaş ve aşamalıdır. Orta­lama süre 1-2 yıl arasında değişir. Bü­yük taşların çözünmesi daha çok za­man alır, ama en kısa çözünme süresi 6 ay kadardır. Safra taşlarında tıbbi te­davinin başarı olasılığı büyük ölçüde hekimin bu tür tedavi için hasta kabul ölçütlerine bağlıdır. Hastanm safrake­sesi aç karnına iyi doluyor ve yemek­ten sonra düzenli boşalıyorsa, safrake-sesinde de X ışınlarını geçiren koleste­rol taşlan varsa kenodezoksikolik/ ursodezoksikolik asit tedavisinden iyi sonuç alınır.</p>
<p>Hastaların büyük bölümünde safra asitiyle tedavi sorun yaratmaz. Az sayı­da hastada, Özellikle tedavinin ilk gün­lerinde İshal gibi geçici belirtiler ortaya çıkabilir. Ana safra kanalında taş, saf-rakesesİnde irin birikmesi (ampiyem), mukuslu sıvı birikmesi (hidrops) ve <a href="http://www.saglik.im/kanserlesme/">kanserleşme</a> gibi komplikasyonlarda bu tip tedavi uygulanmaz; acil cerrahi giri­şimle sorunun ilerlemesi önlenir. Çün­kü ampiyem karın zarı iltihabına (peri­tonit), ana safra kanalının taşla tıkan­ması safra göllenmesine bağlı sarılığa ve gittikçe artan zehirlenmeye, safrake­sesi kanseri de kanserin başka organla­ra yayılmasına yol açabilir.<br />
İlaçların dikkatli ve düzenli olarak alınmasına karşın tıbbi tedavi her za­man etkili olmamakta, birçok kişi bun­dan yarar görmemektedir. Bunda psi­kolojik etkenlerin de rolü vardır. Et­kinliklerinin azaldığı duygusuna kapıl­mak ve sürekli perhiz yapmak bazılarının ruhsal durumunu olumsuz etkile­mektedir. Ayrıca bu tip tedaviyle taş tümüyle erişe de yüzde 40 olasılıkla iki yıl içinde yeniden oluşmaktadır.</p>
<p>Son yıllarda safrakesesınin içine dışarıdan yerleştirilen bir tüp aracılı­ğıyla bazı özel ilaçlar verilerek taşla­rın doğrudan eritilmesi yoluna da gi­dilmektedir. Tedavi süresi (birkaç gün) safra asitiyle tedavi süresinden çok daha kısa ve ^başarı oram daha yüksektir. Ama hastanın safrası taş yapıcı özelliğini koruduğu için yinele­me olasılığı gene yüksektir.İlaç tedavisinin başarısız kalması, çeşitli komplikasyonlann ortaya çık­ması ve kötü huylu <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> gelişmesi gibi olasılıklar nedeniyle birçok hasta­da safrakesesinin cerrahi girişimle almması yoluna gidilir.Safrakesesi safranın depolandığı organdır. Organizma için yaşamsal önemi yoktur ve almması fazla bir so­run yaratmaz. Cerrahi girişim de ol­dukça basittir. Tanının konmasından sonra ameliyat ne kadar erken yapılır­sa o ölçüde kolaylaşır.</p>
<p>Çünkü zaman geçtikçe safrakesesi ve çevresindeki organlar arasında ya­pışıklıklar oluşarak cerrahi girişimi zorlaştırır. Ameliyattan sonra hasta normal yaşamma dönebilir; beslen­meyle ilgili katı kısıtlamaları kaldıra­rak sağlıklı her insan gibi yaşayabilir. Ameliyat teknik açıdan basittir, ama yapışıklıkların bulunması ve safra yol­larında sık rastlanan yapısal bozukluklar nedeniyle bazen komplikasyonlar ortaya çıkabilir.Ameliyat sonrasında genellikle dü­zenli iyileşme görülür ve 10-12 gün sonra hasta iyileşmiş kabul edilir. Cer­rahi girişimin ana safra kanalını da kapsadığı durumlarda, buraya yerleşti­rilen Özel tüp yaklaşık 15 gün sonra alınır. Hastaneden çıkan hasta olağan günlük etkinliklerine dönebilir.Bazı hastalar ameliyattan sonra ameliyattan öncekilere benzer çeşitli belirtilerden yakınır. Bazen aylarca süren bu durum, “safrakesesi alınması sonrası sendromu” olarak adlandırılır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">Sinir sistemi</a> düzensizlikleri olanlarda daha sık görülen bu sendrom, safra yollarının ve bağırsağın, safrakesesi­nin yokluğuna uyum sağlama çabasına bağlıdır. Zamanla hafifler; özellikle de perhize dikkat edilmesi, sindirime yar­dımcı ve safra salgısını artırıcı ilaçla­rın kullanılmasıyla bir süre sonra ge­çer.</p>
<p>Son yıllarda <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> taşlan gibi safra taşlanm da ses üstü (ultrason) dalgalardan yararlanarak parçalama olanağı doğmuştur. Taşlar mekanik olarak ya da laser ışınlarıyla da kırıla-bilmektedir. Ayrıca klasik cerrahi dı­şında endoskopik (laparoskopik) safra­kesesi ameliyatı yöntemi geliştirilmiş­tir. Bu işlemde göbek ve karın duvarı­na açılan iki delikten içeri sokulan laparoskop aracılığıyla safrakesesi çıka­rılmaktadır. Hasta ertesi gün evine dö-nebilmektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Çocuklarda taş olabilir mi?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap </strong></span><br />
Evet, ama bu ender görülen bir durumdur. Çocuklarda safra taşlannt? hemen her zaman yalnızca safrakesesinde rastlanır. Pigmentli taşlarla (bilirubin taşlan) <a href="http://www.saglik.im/kolesterol/">kolesterol</a> taşlarının görülme sıklığı yaklaşık aynı­dır. Taş olan çocuklann büyük bölümünde hastalığa yatkınlık yaratan başka koşullar da (örneğin hemoliz) vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/safra-taslari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Keneler</title>
		<link>http://www.saglik.im/keneler/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/keneler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 04:10:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bulaşıcı Hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Enfeksiyon Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Virüsler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=1100</guid>
		<description><![CDATA[Keneler: yaklaşık 35 000 türü bulunan eklembacaklı takımı {Acarı ya da Acarina). Çoğunun boyu 1 mm’den küçük olduğu için, öbür eklembacaklıların sığamaya-cağı yerlerde rahatlıkla yaşayan keneler takımı üyeleri genellikle karada yaşarlarsa da, su altında yaşayan türleri de vardır. Türlerin çoğu insan sağlığına ya da ürünlere zararlı böceklerdir. Keneler takımı üyelerinde örümcek ve yengeç gibi eklembacakîılardaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Keneler:</strong> yaklaşık 35 000 türü bulunan eklembacaklı takımı {Acarı ya da Acarina). Çoğunun boyu 1 mm’den küçük olduğu için, öbür eklembacaklıların sığamaya-cağı yerlerde rahatlıkla yaşayan <a href="http://www.saglik.im/keneler/">keneler</a> takımı üyeleri genellikle karada yaşarlarsa da, <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> altında yaşayan türleri de vardır. Türlerin çoğu insan sağlığına ya da ürünlere zararlı böceklerdir. Keneler takımı üyelerinde örümcek ve yengeç gibi eklembacakîılardaki tipik gövde yapısının ön ve arka bölümleri, anagövdeyle kaynaşmış ve ortaya sekiz kısa bacaklı, <a href="http://www.saglik.im/yumurta/">yumurta</a> biçiminde bir gövde çıkmıştır. Dişiler ile erkekler arasında görünüş açısından büyük bir fark olmamakla birlikte, dişiler biraz daha iridir.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-3727" title="kene_o" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/12/kene_o-228x300.jpg" alt="" width="228" height="300" /></p>
<p><object id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100" height="100" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=2227829543258733729&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" type="application/x-shockwave-flash" width="100" height="100" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=2227829543258733729&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>Çiftleşme sırasında erkekler, sperma keselerini ağızlarına alarak dişilere aktarırlar.Yaşama biçimleri birbirinden çok farklı olan keneler takımı üyelerinin bazıları yeşil bitkileri yer, bazıları pamuk ürünlerine ve meyvelere zarar verir, bazılarının larvaları insan dahil omurgalılarda asalak yaşar ve uyuz, vb. çeşitli hastalıkları taşırlar. Türlerin çoğu, bir besin kaynağından öbürüne gitmek için, böceklerden ya da kuşlardan yararlanırlar.Omurglılarda asalak yaşayan türler, omurgalının üstünde sürekli kalmaz, yalnızca karınlarını doyuracakları zaman gelip, çengel biçimindeki ağızlarıyla, deriyi delerek <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> emer, bir yandan da kanın pıhtılaşmasını Önleyen bir madde salgılarlar. Kutikulaları esnek olduğundan, kanı emdikçe şişer, sonunda kanla dolu, oval bir kesecik görünümü alır, yeterince beslendikten sonra, yere düşüp, bir süre dinlenir ve kabuk değiştirirler.</p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="400" height="345" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="name" value="Metacafe_1431555" /><param name="src" value="http://www.metacafe.com/fplayer/1431555/kirim_kongo_kanamali_atesi.swf" /><param name="wmode" value="transparent" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="400" height="345" src="http://www.metacafe.com/fplayer/1431555/kirim_kongo_kanamali_atesi.swf" allowfullscreen="true" wmode="transparent" name="Metacafe_1431555"></embed></object><br />
<span style="font-size: xx-small;"><a href="http://www.metacafe.com/"></a></span></p>
<p>Yeniden <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> gereksinimini, bazen bir yıl ya da bir yıla yakın bir süre sonra duyar, o zaman yeniden kan emecek bir omurgalı bulmak için bitkilere tırmanıp beklemeye başlarlar. Çiftleşme, kanını emdikleri omurgalının üstünde gerçekleşir. Dişiler, beslenme süreleri bitip yere düştükten sonra, muma benzer yumurta yığınlarını dökerler. Yumurtadan yeni çıkan 6 bacaklı kurtçuklar, 8 bacaklı yetişkin <a href="http://www.saglik.im/keneler/">kene</a> evresine geçmeden önce iki kez kan emer,her kan emişte bir başka omurgalının asalağı olurlar. Bazı bölgelerde, keneler, hayvanlara, hattâ insanlara bazı önemli hastalıkları taşırlar. Ayrıca, koyun kenesi, koyun ve sığırlarda ciddi rahatsızlıklara yol açar. Bir hayvana çok sayıda kene y apıştığındaysa, kendileri hastalığa yol açarlar: Kene felci.Hangi tür keneler Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına neden olur?</p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="400" height="345" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="name" value="Metacafe_1382874" /><param name="src" value="http://www.metacafe.com/fplayer/1382874/bu_kene_de_ld_r_yor.swf" /><param name="wmode" value="transparent" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="400" height="345" src="http://www.metacafe.com/fplayer/1382874/bu_kene_de_ld_r_yor.swf" allowfullscreen="true" wmode="transparent" name="Metacafe_1382874"></embed></object><br />
<span style="font-size: xx-small;"><a href="http://www.metacafe.com/"></a></span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<div>
<p><strong>Bilinen başka <a href="http://www.saglik.im/keneler/">kene</a> tipleri var mıdır?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span></p>
<p>On binden fazla cins ve yapıda akar ve kene vardır. Çok ender de olsa, kedi (Sarcoptes minör), at (Sarcoptes equi) ve köpek (Sarcoptes ca-nis) akarları da insana bulaşabilir. At akarından insana bulaşan <a href="http://www.saglik.im/uyuz-gale/">uyuz</a> daha çok veterinerler, ahır personeli ve jokeylerde görülür; bunların bacaklarında kabartılı ve kesecikli lezyonlar yapar.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/keneler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Guatr</title>
		<link>http://www.saglik.im/guatr/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/guatr/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 02:14:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bademcik Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=1050</guid>
		<description><![CDATA[Tiroit bezinin çeşitli nedenlere bağlı olarak büyümesine “Guatr” denir. Tiroksin hormonunun yapısına giren iyot besin, su ve solunum yoluyla vücuda, oradan da tiroksin sentezine katılır. Denize yakın, deniz havasını alabilen bölgelerin havasında ve suyunda insanın gereksinimini karşılayabilecek düzeyde iyot bulunur. Buna karşılık denizden uzak ya da dağlık bölgelerin içme sularındaki iyot miktarı yetersiz düzeydedir. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tiroit bezinin çeşitli nedenlere bağlı olarak büyümesine “<a href="http://www.saglik.im/guatr/">Guatr</a>” denir. Tiroksin hormonunun yapısına giren <a href="http://www.saglik.im/iyot-i/">iyot</a> besin, <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> yoluyla vücuda, oradan da tiroksin sentezine katılır. Denize yakın,  deniz havasını alabilen bölgelerin havasında ve suyunda insanın  gereksinimini karşılayabilecek düzeyde iyot bulunur. Buna karşılık  denizden uzak ya da dağlık bölgelerin içme sularındaki iyot miktarı  yetersiz düzeydedir. Bu bölgelerde yaşayan insanların kanındaki iyot  düzeyi <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> olur. Düşük <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> iyotu ise tiroksin hormonu sentezinin azalmasına neden olur, Bu azalma  tek tek <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">hücre</a> ve folikül  düzeyinde olmaktadır. Organizma normal tiroksin gereksinimini karşılamak  amacıyla bu kez tiroksin sentez eden hücrelerin ve foliküllerin  sayısını çoğaltma yoluna gider. Bu ise tiroit bezinin büyümesine yani  “Guatr”a yol açar. Bu hastalarda başlangıçta tirotropin düzeyi  normaldir. Öyle ki <a title="tiroit bezi" href="http://www.saglik.im/tiroit-bezi-nedir/">tiroit bezi</a>nin normal tirotropin düzeyine karşın  büyümesi, tiroit bezinin yetersiz iyot düzeyi durumunda tirotropine aşın  duyarlılık kazanmasıyla açıklanmaktadır. Guatrın başlangıç dönemlerinde  büyümüş olan tiroit bezi kitlesi, vücudun tiroksin hormonu  gereksinimini karşılayabilir.<img class="alignleft size-medium wp-image-10145" title="tiroid_2" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2010/02/tiroid_2-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" /> Fakat bir süre sonra <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">hormon</a> yapımı  yetersiz kalır ve bir tiroksin azlığı tablosu yani bir “<a title="hipotiroidizm" href="http://www.saglik.im/hipotiroidizm/">Hipotiroidizm</a>”  gelişir.</p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="561" height="397" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="wmode" value="transparent" /><param name="data" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=5768831355704841746" /><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=5768831355704841746" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="561" height="397" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=5768831355704841746" data="http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=5768831355704841746" wmode="transparent"></embed></object></p>
<p>Bazı bölgelerde ise yeterli iyot miktarına karşın, guatr yine de gelişebilmektedir. Buna en iyi örnek ülkemizin Karadeniz Bölgesi’ndeki guatr vakalarıdır. Bazı bölgelerde ise suda yeterli iyot bulunmasına karşın, guatr vakalarına çok rastlanır. Çünkü Karadeniz halkı “Kara Lahana” denilen bir sebzeyi çok yerler. Kara lahanada ise “Guatr yapıcı” (guatrojen) denilen maddeler bulunur. Bu maddeler kandaki normal iyot düzeyine karşın tiroksin hormonunun yapımını engellerler.</p>
<p>Bilindiği gibi, tiroksin yapımı azalmış olan organizmada zamanla guatr gelişir. Bu hastalarda guatr, tiroksin düzeyini normal tutmaya çalıştığı ve bunda da önemli ölçüde başarıya ulaştığı için tiroksin hormonu eksikliği ve buna bağlı klinik <a title="guatr belirtileri" href="http://www.saglik.im/guatr/">guatr belirtileri</a> ortaya çıkmaz. Fakat büyük guatrlar <a title="nefes borusu" href="http://www.saglik.im/kategori/nefes-borusu-ve-esas-bronslarin/">nefes borusu</a> (<a title="trakea" href="http://www.saglik.im/nefes-borusu-trakea/">trakea</a>) ve <a title="yemek borusu" href="http://www.saglik.im/ozofagus-yemek-borusu/">yemek borusu</a>na (<a title="özofagus" href="http://www.saglik.im/ozofagus-yemek-borusu/">özofagus</a>) baskı yaparak <a title="solunum güçlüğü" href="http://http://www.saglik.im/akciger-hastaliklarinda-solunum-guclugu-nedir/">solunum güçlüğü</a> ve <a title="yutma güçlüğü" href="http://www.saglik.im/yutma-guclugu/">yutma güçlüğü</a>ne neden olabilirler. <a title="guatr tedavisi" href="http://www.saglik.im/guatr/">Guatrın tedavisi</a> ve önlenmesi çok basittir. Denizden uzak bölgelerin içme suyuna ve sofra tuzuna belli oranlarda iyot katılarak hastalığın ortaya çıkması engellenebilir. Kara lahana, şalgam gibi içinde guatr yapıcı maddeler bulunan besinlerin daha dikkatle kullanılması etkin bir koruyucu önlemdir. Tiroksin hormononun ve/veya iyodun dışardan verilmesi tedavinin temelini oluşturur. Bu tedaviler sonucu büyümüş olan tiroit bezi, yani guatr geriler. Çok büyük ve baskıya neden olan guatr vakalarının bazılarında ise baskıyı kaldırmak amacıyla cerrahi girişime baş vurulabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/guatr/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tüp Bebek</title>
		<link>http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 05:27:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kadın ve Doğum]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Döllenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=1448</guid>
		<description><![CDATA[TÜP BEBEK (VÜCUT DIŞINDA DÖLLENME) ( döllenme ve embriyo transferi): Fallop borularının tıkanıklığına bağlı olan kısırlıklarda son yıllarda uygulanmaya başlanan henüz araştırma dönemini yeni geçmiş bir tekniktir. Bütün üreme fonksiyonları normal olan, ancak sadece spermle ovumun buluşmasının engellendiği kadınlarda vücudun dışında döllenme yapılır. Vücudun dışında döllenen ovum da 3-4 günlük bir gelişme aşamasından sonra rahim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>TÜP BEBEK (VÜCUT DIŞINDA DÖLLENME)</strong></span></span></p>
<p>( <a href="http://www.saglik.im/dollenme-fekondasyon/">döllenme</a> ve <a href="http://www.saglik.im/embriyo/">embriyo</a> transferi): Fallop borularının tıkanıklığına bağlı olan kısırlıklarda son yıllarda uygulanmaya başlanan henüz araştırma dönemini yeni geçmiş bir tekniktir. Bütün üreme fonksiyonları normal olan, ancak sadece spermle ovumun buluşmasının engellendiği kadınlarda vücudun dışında döllenme yapılır.</p>
<p>Vücudun dışında döllenen ovum da 3-4 günlük bir gelişme aşamasından sonra <a href="http://www.saglik.im/rahim/">rahim</a> içine yerleştirilerek, normal bir <a href="http://www.saglik.im/yazi/gebelik/">gebelik</a> sağlanabilir. Kadının <a href="http://www.saglik.im/yumurtlama-ovulasyon/">yumurtlama</a> döneminde basit bir müdahaleyle, karın boşluğuna girilerek, yumurtlamak üzere olan yumurtalıktan, olgunlaşmış <a href="http://www.saglik.im/yumurta/">yumurta</a> hücresi alınır. Bu yumurta hücresinin, doğal koşullara uygun bir ortamda, bir tüp içinde erkek döl hücresi ile birleşmesi yani döllenmesi sağlanır .Yani kadının fallop borularında mekanik bir engel nedeniyle olamayan bu döllenme olayı, dışarda bir deney tüpü içinde yapılabilmektedir.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-9191" title="tüp bebek" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/12/tup-bebek.jpg" alt="" width="300" height="185" /></p>
<p>Belirli bir süre, yaklaşık 3-4 gün kadar bu dış ortamda gelişen döllenmiş ovum, yuvalanma olgunluğuna eriştiğinde, kadının rahim boşluğu içine yerleştirilerek gebelik başlatılır. Gebelik dönemi boyunca kadının rahi-minde gelişimini sürdüren bebek, gebelik süresi döllenmeyi engelleyen başka nedenlere örnek olarak nedeni belirlenemeyen kısırlıkları ve kadında, kocasının spermlerine karşı <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a> varlığını gösterebiliriz.</p>
<p>Böyle kadınlarda fallop borusunda bir engel olmadığından, vücut dışında döllenen yumurta hücresi daha erken dönemde fallop borusu içine bırakılarak, oradan rahim içine gidip yerleşmesi sağlanabilir. Nedeni belirli olmayan kısırlıklarda sağlanan yumurtaların yaklaşık olarak % 40’ı vücut dışında döllenebilmektedir.</p>
<p><a title="tüp bebek aşamaları" href="http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/"><span style="color: #ff0000;"><strong>Tüp Bebek Aşamaları</strong></span></a></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong><a title="tüp bebek hakkında bilgi" href="http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/"><span style="color: #ff0000;">Tüp Bebek Hakkında Bilgi</span></a></strong></span><span style="color: #ff0000;"><strong>lendirme</strong></span></p>
<p><object id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100" height="100" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=2903407389367514083&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" style="width: 400px; height: 326px;" type="application/x-shockwave-flash" width="100" height="100" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=2903407389367514083&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p><a href="http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/">Tüp bebek uygulaması</a>nda, başarısızlık olabileceği, çocuğun anormal olabileceği ve gebeliğin düşükle s unlanabileceği bilinen risklerdir. Ancak bu riskleri kabullenen kadınlarda tüp bebek uygulaması yapılmaktadır. Bu nedenle gebelik oluştuğunda da ilk üç aylık dönemde, çocuğun normal olup, olmadığı yapılan testlerle kontrol edilmektedir. Görüldüğü gibi, fallop borularının kapalı olması ya da başka bir nedenle döllenmenin engellendiği kısırlıklarda, diğer üreme fonksiyonları normalse <strong><a title="tüp bebek" href="http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/"><span style="text-decoration: underline;">tüp bebek</span> </a></strong>uygulaması ile gebelik mümkündür. Ancak bugünkü aşamada bu uygulama ile çocuk sa-hibî olabilme şansı yaklaşık olarak % 3-10 arasındadır. Henüz ülkemizde uygulanmayan tüp bebek, dünyada sayılı merkezler tarafından uygulanmaktadır. Bu konuda bilgilerimizin artışı ve tekniğin geliştirilmesiyle, bu şansm daha da artacağı beklenen bir gerçektir. Bu şekilde umutsuzluğa düşen pek çok kısır <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">kadın</a> bebek sahibi olmaktadır. <a href="http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/">Tüp bebek ile çocuk yapma</a> hakkında son gelişmeleri aşağıdaki videolardan edinebilirsiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/tup-bebek-vucut-disinda-dollenme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sezaryen (Sezeryan)</title>
		<link>http://www.saglik.im/sezaryen/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/sezaryen/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Sep 2009 02:37:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kadın ve Doğum]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Doğum Yapma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=1384</guid>
		<description><![CDATA[SEZARYEN (Sezeryan): Karın ön duvarının ve rahimin cerrahi yolla açılıp çocuğun karından doğurtulması işlemine sezaryen denilmektedir. Normalde bebek annenin dölyolundan (vagina, vajina) geçerek doğar (vaginal doğum). Aşağıda sezeryan doğum videolarını izleyebilir ve ayrıntılı olarak görebilirsiniz. Fakat bazı durumlarda annenin bu normal yolla doğum yapması sakıncalı, hatta olanaksız olur ya da bebeğin durumu tehlikededir, normal doğuma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><strong>SEZARYEN (Sezeryan)</strong></span>:</p>
<p>Karın ön duvarının ve rahimin cerrahi yolla açılıp çocuğun karından doğurtulması işlemine <a href="http://www.saglik.im/sezaryen/">sezaryen</a> denilmektedir. Normalde bebek annenin <a title="dölyolu, döl yolu" href="http://www.saglik.im/vagina-dolyolu/">dölyolu</a>ndan (<a title="vagina, vagina nedir" href="http://www.saglik.im/vagina-dolyolu/">vagina</a>, <a title="vajina, vajina nedir" href="http://www.saglik.im/yazi/vajina/">vajina</a>) geçerek doğar (vaginal doğum). Aşağıda <a title="sezeryan sezaryen videoları izle" href="http://www.saglik.im/sezaryen/">sezeryan doğum videoları</a>nı izleyebilir ve ayrıntılı olarak görebilirsiniz.</p>
<p>Fakat bazı durumlarda annenin bu normal yolla <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">doğum</a> yapması sakıncalı, hatta olanaksız olur ya da bebeğin durumu tehlikededir, <a title="normal doğum, doğum nedir" href="http://www.saglik.im/dogum/">normal doğum</a>a dayanamayacağına karar verilmiştir. Böyle durumlarda bebek, ameliyatla karından doğurtularak gerek anne ve gerekse bebeğin sağlığı korunmuş olur.</p>
<p><a title="sezaryen sezeryan ameliyatı" href="http://www.saglik.im/sezaryen/">Sezaryen ameliyatı</a>nda, karın boşluğu açılarak, <a title="rahim, rahim nedir" href="http://www.saglik.im/rahim/">rahim</a>e varılır, <a href="http://www.saglik.im/rahim/">rahim</a> bebeğin çıkabileceği kadar kesilir, bebek doğurtulur. Bir bebeğini <a title="sezeryan" href="http://www.saglik.im/sezaryen/">sezeryan</a> ile doğurmuş olan kadınlar, genellikle daha sonraki doğumlarını da sezaryenle yapmak durumunda kalırlar. Fakat bu her zaman böyle olmaz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sezaryeni gerektiren durumlardan bazıları şunlardır:</strong></p>
<p>1) <a title="plasenta, plasenta nedir" href="http://www.saglik.im/plasenta-hormonlari/">Plasenta</a>nın rahim ağzına yakın olarak yapışmış olması<br />
2) Bebeğin rahim içindeki durumunun normal vaginal doğuma engel olması.<br />
3} <a href="http://www.saglik.im/dogum-sancisi/">Doğum sancısı</a> sırasında, bebeğin yaşamının tehlikeye girmesi.<br />
4) Gebe kadının yakın zamanda, <a title="üreme organları" href="http://www.saglik.im/yazi/ureme-organlari/">üreme organları</a>na ilişkin bir ameliyat geçirmiş olması.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/sezaryen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>62</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

