<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title> &#187; Kan Hastalıkları</title>
	<atom:link href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.saglik.im</link>
	<description>Sağlık, Tıp, Estetik Tedavi Yöntemleri &#124; Sağlık&#039;ım Her şey Diyorsanız..!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Aug 2011 02:08:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Kan Kanseri (Lösemi)</title>
		<link>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Mar 2010 02:55:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kanser]]></category>
		<category><![CDATA[Tümörler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=221</guid>
		<description><![CDATA[KAN KANSERLERİ (LÖSEMİLER) Loserai” terimi beyaz kan, yani ak­yuvarlar açısından zengin kan anlamına gelir. Kanda akyuvar sayısının artma­sıyla seyreden lösemiler, kan kanserle­rinin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde, kan dolaşımın­da olgunlaşmamış ve tipik olmayan ak­yuvarların sayıca çok ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri” ayrımı yapılmaktadır. Kan kanseri, çeşitli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KAN KANSERLERİ (LÖSEMİLER) Loserai”  terimi beyaz kan, yani ak­yuvarlar açısından zengin <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> anlamına  gelir. Kanda akyuvar sayısının artma­sıyla seyreden lösemiler, kan  kanserle­rinin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde,  kan dolaşımın­da olgunlaşmamış ve tipik olmayan ak­yuvarların sayıca çok  ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri”  ayrımı yapılmaktadır.</p>
<p>Kan kanseri, çeşitli akyuvar hücre­lerinin üretildiği dokuları  etkileyen bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> hastalığıdır. Dolaşımdaki  kam et­kilediği gibi, sonuçlan çevre kanında belirgin biçimde  görülmeyebilir. Has­talıktan etkilenen hücreler (granülosit-ler,  lenfositler, retikülohistiyositler ve <a href="http://www.saglik.im/plazma/">plazma</a> hücreleri) denetimden çıkarak bağımsız <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> etmeye başlar ve kan hücrelerinin üretildiği organlara, ayrıca başka  organ ve dokulara yerleşip yapı­sal yıkıma neden olurlar.</p>
<p>Bütün <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> gibi kan kanserlerinin  nedenleri açıklığa kavuşmamıştır. Ama araştırmalar, kan kanserine ne­yi  olan ya da hazırlayan etkenler hak-ıda Önemli veriler sağlamıştır.  Bunla-”lökomojen faktörler”, yani kan kan-rini hazırlayıcı etkenler adı  verilir. ‘Bazı etkenlerin (Örneğin iyonlaştırıcı ışınım [radyasyon])  hastalığa neden ol­duğu kesin bilinmekle birlikte, bazıları henüz  kanıtlanmamıştır. • Irk, yaş ve cinsiyete bağlı etkenler -Yirmi dört  ülkede yapılan yeni bir araş­tırmaya göre kan kanserinden <a href="http://www.saglik.im/olum/">ölüm</a> ora­nı  100.000′de 6′dır. Ama hastalığın gö­rülme sıklığı toplumlara göre  değişir; beyazlarda, Afrika ve Uzakdoğu köken­lilere göre iki kat daha  sık rastlanır. Kronik lenfositer lösemi Japonlar’da ve Çinliler’de hiç  görülmezken, Yahudi-ler’de son derece yaygındır. Bunun ne­deni tam  olarak bilinmemekle birlikte ırk, kalırım ve çevre etkenlerinin rolü  tartışılmaktadır.</p>
<p>Hastalığın görülme sıklığı ile yaş arasındaki bağıntı çok  değişkendir: Ya­şamın ilk 10 yılında artan görülme sıklığı, 3-5  yaşlarında en yüksek oranda­dır; hastalık 50 yaş sonrasında yemden  sıklaşır ve 70-75 yaşlarında sıklığı ikin­ci kez doruğa ulaşır.Yaş İle  hastalığın değişik tipleri ara­sında da bir bağıntı vardır. Çocuklarda  akut lenfositer lösemiye sık rastlanır­ken, akut miyeloit tip ender  görülür. Çocukluk döneminde hastalığın kronik biçimleri hemen hemen hiç  görülmez. Orta yaşlarda akut ve kronik tipler yak­laşık olarak eşit  orandadır, yaşlılarda ise kronik lenfositer lösemi ve akut mi­yeloit  lösemi oranı belirgin biçimde ar­tar. Ama bütün lösemi türleri içinde,  kötü gidişli akut tipler, ötekilerden da­ha sık görülmektedir.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-9277" title="KAN KANSERİ (LÖSEMİ)" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/04/KAN-KANSERİ-LÖSEMİ.jpg" alt="" width="220" height="238" /></p>
<p>Ayrıca hastalık, kadınlara göre er­keklerde belirgin bir biçimde daha  yaygın  Kan kanserinde kalıtsal etkenlerin Önemi konusunda tartışmalı  görüşler vardır. Ama bugüne değin kalıtsal et­kenlerin önemini  kanıtlayan kesin bul­gular elde edilememiştir.  iyonlaştırıcı ışınım &#8211;  İyonlaştırıcı ışı­nınım hazırlayıcı etkisi, insan ve hayvan­lar  üzerindeki deneylerle kanıtlanmıştır.İnsanlarda ışınıma bağlı olarak  geli­şen kan kanseri olguları uzun süreden beri bilinir. Hiroşima ve  Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra sağ kalan insanlar  üzerindeki yapılan araş­tırmalarda, ışınımın kan kanseri sıklığım önemli  Ölçüde artırdığı, aynca ışınım miktarı ile kan kanseri arasında doğru  orantılı bir ilişki bulunduğu açıkça kanıtlanmıştır. Kan kanseri­nin  radyoloji uzmanı hekim­lerde başka insanlara oranla daha sık görüldüğü  de bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Kan kanserini hazırlayan başka dış etkenler &#8211; Uzun süre benzol  etkisinde çalışan kişilerdeki akut miyeloit lösemi sıklığı, benzolün  hastalık nedeni olduğu yolunda en kü­çük bir kuşku bırakmamaktadır.  Başka maddelerle ilaçlann böyle bir rol oyna­yıp oynamadığı konusunda  ise kesin bilgi yoktur.</p>
<p>Akut ve kronik olmak üzere iki tip kan kanseri vardır. Bu biçimler  de, etki­lenen hücrenin tipine göre miyeloit ve lenfositer olarak kendi  içinde ikiye ayrı­lır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">Hücre</a> tipine göre yapılan bu  sınıf­landırmada, özellikle hastalığın akut bi­çimlerinde daha ender  olarak öteki hüc­re tipleri de etkilenebilir. Böylece akut eozinofiler  kan kanseri, bazofiler kan kanseri ve kloroma tabloları ortaya çı­kar.  Burada, akut ve kronik terimlerinin hastalığın klinik tablosuyla değil,  kan özellikleriyle ilgili olduğunu vurgula­mak gerekir.</p>
<p><strong>AKUT KAN KANSERLERİ</strong><br />
Akut kan kanserlerinde başlangıç belir­tileri çok çeşitli olduğundan,  hastalık tablosunu tanımlamak oldukça güçtür. Gene de hastalığın bulgu  ve belirtileri­nin çoğu, kandaki değişikliklerden ve akut kan kanserinin  yayılıcı özelliğin­den kaynaklanır.Olguların yansından çoğunda ilk  be­lirti kanama eğilimindeki artıştır (kana­ma diyatezi).<br />
Sık görülen ilk belirtiler arasında de­ri ve mukozalardaki purpuralar  (mo­rumsu kırmızı küçük kanama odaklan) ile dişeti ve <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> kanamalan sayılabi­lir. Kanama, herhangi bir organda da görülebilir.  Örneğin, gözün ağtabakası, içkulak, dişler, beyin, beyin-omurilik zan  (meninks), <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> ve idrarkesesi, sindirim organlan ve  akciğer zannda da kanamalara rastlanabilir.Ağır bir seyir izfeyen ateş,  başlangıç­ta olguların üçte birinde görülürken, akut kan kanserlerinde  her olguda gözlenir.</p>
<p>Tipik bir belirti de ağız ile yutakta kanamalı ve <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> ölümüne bağh (nekrotik) değişimlerdir. Dil ve dudaklar kuru­yup çatlar;  dişetlerinde şişme, kanama ve yer yer doku ölümü (nekroz) görülür; iç  yanak mukozası ve damakta topluiğne başı büyüklüğünde kanama odaklan  (pe-teşi) ile içi kan dolu keseciklere rastla­nır; büyüyen bademcikler  kanamalı, mo­rumsu, gri-beyaz bir zarla kaplıdır.<br />
Hastalığın ileri evrelerinde her ol­guda görülen kansızlık, başlangıçta  belirgin olmayabilir, ama ilerleyici ni­teliği nedeniyle zamanla  halsizlik, baş dönmesi, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> atışlannda hızlanma ve  yorgunlukla gelen <a href="http://www.saglik.im/nefes-darligi/">nefes darlığı</a> yara­tır.</p>
<p>Hastalığın başlangıcında ya da daha çok gidişi sırasında kanserli  hücreler tüm dokulara yayılarak değişik ölçüler­de yıkıma yol  açabilirler. En çok şu so­nuçlar görülür: Özellikle çocuklarda yer yer  osteoliz (bölgesel <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> erimesi), <a href="http://www.saglik.im/osteoporoz/">osteoporoz</a> (kemik dokusunun yoğunlu­ğunun azalması) ya da iskelet sistemin­de  periost (kemik dış zan) tepkimesi, et­kilenen bölgeye göre değişik yerel  felç­lerle ortaya çıkan <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> belirtile­ri,  akut ya da daha çok belirtisiz başlayan beyin-omurilik zan tahrişine  bağh lösemi menenjiti. Akut kan kanserinin klinik belirtileri arasında  son olarak da­lak, lenf düğümü ve karaciğer büyümesi dikkati çeker. <a href="http://www.saglik.im/dalak/">Dalak</a> büyümesi genellik­le ön planda değildir, hatta olguların yüzde 40′ında  hiç görülmez. Aynı bi­çimde karaciğer büyümesi de belirgin değildir ve  olguların önemli bir bölü­münde görülmeyebilir. Öte yandan, lenf düğümü  büyümesi çocukluk çağı akut lenfositer lösemilerinde baş, boyun yan­ları  ve göğüs bölgelerinde çok yaygın­dır.</p>
<p>Bunlardan da anlaşılacağı gibi akut kan kanserlerinin çok çeşitli  klinik belir­tileri vardır. Bu belirtilerin en azından hastalığın  başlangıcında tek tek ya da birkaçının bir arada görülebileceği dik­kate  alınırsa, akut kan kanserinin kolay­ca başka hastalıklarla (enfeksiyon  hasta-hklan, romatizma hastahklan vb) kanş-tınlabüeceği ve yanlış tam  koyma olası­lığının yüksek olduğu anlaşılır. Akut kan kanserleri çok  hafif ve değişken belirti­lerle ortaya çıksa da, kan tahlili  yapılma­sını gerektiren bir ya da daha çok belirti mutlaka bulunur.  Böylece tanıya yaklaşı­lır ya da en azından kan kanseri kuşkusu sağlam  bir temel üzerine oturtulur.</p>
<p>İncelemeler<br />
• Kan-kemik iliği incelemesi &#8211; Kan<br />
kanserinin tanısı ve hücre tipini belirle­mek açısından kaçınılmaz  olarak en önemli inceleme kan ve <a href="http://www.saglik.im/kemik-iligi/">kemik  iliği</a> in­celemesidir. Günümüzde kan kanseri sınıflandırmasında  çevre kanının incelenmesi yeterli görülmemektedir; çevre kanı normale  yakın olabilir ya da belir­siz değişiklikler gösterebilir. O yüzden  kemik iliği ve lenf düğümü incelemele­ri de gereklidir. Böylece kan  kanserinin hücre tipi ve hücrelerin olgunluk dere­celeri belirlenebilir.<br />
Hücre biçimine göre çeşitli akut kan kanseri tipleri ayni: edilebilir.  Bu sınıf­landırma klinik açıdan olanaksız görü­nürse de, çeşitli  tiplerin, hücre biçimine göre aynı tedaviye farklı yanıtlar ver­mesiyle  doğrulanmaktadır.<br />
Akut kan kanserlerinde en Önemli bulgu kan ve kemik iliğindeki  olağan­dışı hücrelerdir. Buna karşın akyuvar­lar ya da kemik iliği  hücrelerinde her zaman sayısal değişildik görülmeyebi­lir.<br />
Kanserli hücrelerde çoğunlukla Au-er cisimcikleri denen oluşumlar  bulu­nur. Bu cisimciklerin görülmesi akut kan kanseri tanısını  kesinJeştirdiği gibi, kanserin miyeloit tipte olduğunu da be­lirtir.</p>
<p>Gidişi<br />
Kan kanserlerinde hastalığın gidişi ve sonlanması akut ve kronik  biçimleri ile miyeloit ve lenfositer tipler arasında bü­yük değişiklik  gösterir.<br />
Ama kan bulguları, hastanın yaşı, hastalığın evresi ve uygulanan tedavi  gibi çeşitli etkenlere göre, aynı hücre ti­pindeki kan kanserlerinde de  gidiş ve buna bağlı olarak sonlanma çeşitlilik gösterebilir. Kana  ilişkin ve kan dışı et­kenlerin iyi bilinmesi yanında dikkatli bir  değerlendirme, oldukça sık yapılan iki hatayı önleyebilir.<br />
Bunlardan ilki ve belki de en sık gö­rüleni, hastalığın kan kanseri  olması ne­deniyle, daha başından sonucun kötü olacağını kabul etmek,  ikincisi ise tam tersine hiçbir iyileşme şansı bulunma­yan olgularda  aşın beklentilerle hastala­rı ileri uzmanlık merkezlerinde uzun ve  bıktırıcı araştırmalarla oyalamaktır. Ağır gidişli ve kötü sonlanan akut  kan kanserlerinde, hastalığın gelişiminin ön­ceden belirlenmesine ve  gerçekçi bir değerlendirmeye yardımcı olacak bazı temel verileri  incelemek gerekir.</p>
<p>Her şeyden Önce akut lenfositer lö­semi ve akut miyeloit lösemi  arasında hastalığın gidişi açısından temelde bü­yük bir fark olduğu  bilinmelidir. Akut lenfositer lösemilerde tam iyileşme yüzdesi (kemik  iliği ve kan tablosunun normale dönmesi, tedavi ile hastalığın tüm  belirtilerinin ortadan kalkması), miyeloit lösemilere göre belirgin  ölçü­de yüksektir. Aynı biçimde iyileşme dönemi ve beklenen yaşam süresi  de akut lenfositer lösemilerde daha uzundur.</p>
<p>Özellikle çocuklardaki akut lenfo­siter lösemide <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> tedavisi neredeyse yüzde  100 tam iyileşme sağlamakta­dır. Geniş çaplı bir araştırmada tanı­dan 5  yıl sonra bile yaşayan hastalar bildirilmiştir. Bunların yüzde 60′ında  hiçbir hastalık belirtisi görülmemiş ve hastalar tanıdan 8-20 yıl  sonrasına de­ğin tümüyle normal bir yaşam sür­müştür. Ama 20 yıl  yaşayabilen olguların oranının yüzde l’i aşmadığı gö­rülür.<br />
Öte yandan akut miyeloit lösemiler­de çağdaş tedavi yöntemleri ve yeni  ilaçlara karşın olumlu sonuç alınama­maktadır.</p>
<p><strong>Tedavi</strong><br />
Duyarlı ve güç bir konu olan kan kan­seri tedavisi, kullanıma sunulan  ilaçla­rın çoğalması ve uygulama alanındaki çeşitlilik nedeniyle daha da  karmaşık­laşmaktadır. Ama kronik biçimler dı­şında, kaderci bir tutumla  hastalığın ka-bullenildiği geçmiş dönemlere göre gü­nümüzde durum çok  farklıdır: Artık hastalığın ilerleyişi uzun süre denetim altında  tutulabilmekte ve bazen hastalık kesin olarak yenilebilmektedir. Kan  kanseri tedavisi alanında tüm dünyada büyük çabalarla yeni ilaçlar  bulunmak­tadır. Neredeyse her yıl, tedavide az da olsa ilerleme sağlayan  yeni bir ilaç kul­lanıma girmektedir. Nedene yönelik te­davinin henüz  geliştirilemediği kan kanseri türlerinde günümüzdeki tedavi­nin başlıca  iki hedefi vardır: Olabildi­ğince çok sayıda kanserli kan hücresini yok  ederek kan tablosunu normale dön­dürmek ve kan üretimindeki bozukluğu  gidererek kanama, enfeksiyon gibi sık görülen komplikasyonlan önlemek.</p>
<p>Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için eldeki tedavi olanaklarıyla  çeşitli kanserli hücre tipleri yok etmeye çalışılir. Ayrıca destek  tedavilerle hastalığın kan yapım ve bağışıklık sisteminde yol açtığı  yıkım onanlıp önlenmeye çalışı­lır. Hayvanlar ve insanlar üzerindeki  deneylerde kanserli hücre sayısı ile ya­şama süresi arasında doğru  orantı oldu­ğu kanıtlandığından tedavide bu hücre­leri yok etmeye  yönelik çabaların bü­yük önemi vardır.<br />
Kan kanseri tedavisine karşı duyarlı­lık, hastalığın hücre tipine bağlı  olarak değişir. Başlıca yöntemler fiziksel ve <a href="http://www.saglik.im/hormonal-tedavi/">hormonal tedavi</a> ile ilaç tedavisidir.</p>
<p>• Fiziksel tedavi &#8211; 1903′ten beri uygu­lanan ve uzun süre tek tedavi  yöntemi olan iyonlaştırıcı ışınım, değişik biçimleriyle (röntgen  tedavisinden yüksek enerjili radyoaktif izotoplarla yapılan tedaviye  kadar çok çeşitlidir) kan kan­seri tedavisindeki en önemli fiziksel  yöntemdir.Hastalığın daha çok kronik biçimle­rinde uygulanılan  iyonlaştırıcı ışınım, ancak belli koşullarda uygulanırsa olumlu sonuç  verir. Bu koşullar akut kan kanseri türleri için de geçerlidir.</p>
<p>• İlaç tedavisi (kemoterapi) &#8211; İlaç te­davisi günümüzde kan kanseri  tedavisi­nin temelini oluşturur. Değişik biçim­lerde etki gösteren  birçok ilaç kullanıl­maktadır. Birden çok ilacın birlikte  kul­lanılmasıyla daha çok sayıda kanserli hücreyi yok etme eğilimi,  günümüzde en yaygın tedavi anlayışıdır.<br />
•  <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">Hormon</a> tedavisi &#8211; Kortİkosteroit  grubu ilaçların kan kanseri tedavisinde önemli bir yeri vardır. Hormon  kökenli bu ilaçların olumlu etkileri iki biçimde görülür. Kan kanseri  hücrelerine özel bi­çimde etki ederek kan yapımını uyarıcı, kılcal  damarlar düzeyinde de kanamayı ve zehirlenmeyi önleyici etki  gösterirler.</p>
<p>KRONİK KAN KANSERLERİ<br />
Değişik hücre tipli akut kan kanserleri­nin tersine kronik kan  kanserinde lenfo-siter ve miyeloit biçimler çok değişik klinik  belirtilere yol açar. Lenfositer bi-Çİmde aşın dalak büyümesi  belirgindir; miyeloit biçimdeyse bütün vücuttaki derin ve yüzeysel lenf  düğümlerinde aynı anda belirgin bir şişme gözlenir. • Kronik miyeloit  lösemi &#8211; Kronik miyeloit lösemi bir erişkin hastalığıdır; en çok 30-60  yaş arasında görülür, 25 yaş altında çok enderdir ve çocuklarda  kesinlikle ayrıksı bir durumdur. Ayrıca kadınlarda erkeklerden daha sık  rastla­nan tek kan kanseri biçimidir.<br />
Bütün kan kanseri biçimleri arasın­da en belirtisiz başlayan türdür.  Sıradan kan tahlili ya da check-up sırasmda rastlantıyla saptanan  olgularda hastalı­ğın klinik belirtilerinin, kan tablosu  de­ğişikliklerinden 2-3 yıl sonra ortaya çıktığı belirlenmiştir.</p>
<p>Hastalığın en temel bulgusu, belir­gin ve kimi zaman aşırı boyutlara  ula­şabilen dalak büyümesidir. Dalak büyü­mesi görülmeyen olgularda  kronik mi­yeloit tanısı çok kuşkuludur.En erken ve sık ortaya çıkan  öteki belirtiler, karın ve sindirim sistemiyle ilgili olarak dalak  büyümesinin yol açtı­ğı yakınmalarıdır (sindirim güçlüğü, karında  gerginlik ve dolgunluk duygu­su, kimi zaman karnın sol yanında ağır­lık  duygusu ve ağrı). Sistemik (genel) ya da karın ve sindirim sistemine  iliş­kin belirtiler genellikle daha geç ortaya çıkar. Bunlarla birlikte  görülen Öteki belirtiler kansızlıktan kaynaklanan ya­kınmalar  (halsizlik, çarpıntı, nefes dar­lığı, baş dönmesi vb) ya da  metaboliz­manın hızlanmasına bağlı bulgulardır (örneğin hızlı kilo  yitimiyle birlikte ge­nel durumun bozulması). Kronik miye­loit lösemide  kanda <a href="http://www.saglik.im/urik-asit/">ürik  asit</a> artışı da sık görülür. Bunun sonucunda böbrek­lerde oluşan  ürik asit taşları, <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> nöbet­lerine yol açar.</p>
<p>• Kan tablosu &#8211; Kronik miyeloit löse­mide kan ve kemik iliğindeki en  belir­gin özellik genel dolaşımda granülosit dizisinden olgunlaşmamış  hücrelerin görülmesidir. Bu hücrelerde belirgin bir biçimsel  olağandışılık bulunur. Kemik iliğinde ise ilik hücreleri belirgin  Ölçü­de artmıştır. Akyuvar sayısında da önemli bir artış vardır, ama bu,  çeşitli olgularda hatta aynı olguda büyük fark­lılık  (15.000-500.000/mm3 arasında) gösterir. Akyuvar sayısının normal ya da  normalin altında olması oldukça en­derdir; akyuvar sayısındaki artış  hastalı­ğın neredeyse değişmez bir bulgusudur. Sayıları mutlak olarak  artan akyuvarlar, miyelosit ve metamiyelositlerin çoğun­lukta olduğu  nötrofîl granüloblastlar ve granülositlerden oluşur. Kronik miyelo-it  lösemide görülen bu akyuvarlar nor­mal biçimlerim bir ölçüde yitirmiş,  anormal yapıda hücrelerdir. Kemik ili­ğinde biçimsel anormallik gösteren  gra­nüloblastlar arasında genellikle miyelo-sitler ağırlıktadır. Ama  genel dolaşım kanında olduğu gibi kemik iliğinde de bu hücrelerin bütün  oluşum evrelerinin görülmesi nedeniyle, akut kan kanserle­rinin önemli  bir özelliği olan “lösemi hiatusu”na rastlanmaz. Granüloblast ar­tışı  bütün hastalık dönemi boyunca de­ğişmeyen bir bulgudur. Öte yandan  has-lalığın başlangıcına ait tipik bir bulgu olan belirgin megakaryosit  artışı, hasta­lık boyunca azalma eğilimi göstererek ileri evrelerde  normalin altına iner. Eritroblast serisindeki bozukluk ise hastalı­ğın  başlangıcında görülmeyip ileri evre­lerde ciddi boyutlara vanr.Kemik  iliğindeki bu değişikliklerle birlikte dolaşım kanında da trombosit  sayısmda giderek azalma ve ağır kan­sızlık gelişir.</p>
<p>Hastalık tedavi edilmediğinde kro­nik bir gidiş gösterir: Tüm gelişim  evre­lerinde akyuvar sayısında artış ile orta­ya çıkan alevlenme  dönemlerini, kendi­liğinden iyileşme dönemleri izler; orta­lama yaşam  süresi 3 yıldır. Ama yüzde 25 oranında 5-10 yıl yaşayan olgular da  bildirilmiştir. Dalakta ilerleyici bir bü­yüme vardır, <a href="http://www.saglik.im/yazi/kansizlik/">kansızlık</a> giderek ağırlaşır ve genel  durum kaşeksiye (zafiyet) va­racak ölçüde bozulur. İleri aşamada ka­nama  ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/enfeksiyonlar/">enfeksiyonlar</a> da gelişebilir.<br />
Olguların çoğunda son evrede “akut terminal blastik kriz” adı verilen  bir tab­lo gelişir. Çoğunlukla ani biçimde, ba­zen de yavaş ortaya çıkan  ve önleneme­yen bu durum, akut kan kanserlerinin klinik ve kan  belirtilerini andırır.<br />
Günümüzdeki tedavi yöntemleriyle hastaların çoğunda normal yaşam  ko­şullan, çalışma etkinliği ve klinik-kan tablosunda iyileşme  sağlanabilmektedir.</p>
<p>Akut kan kanserlerinde olduğu gibi kronik miyeloit lösemide de  gidişin önceden kestirilebilmesi için bazı özellik­lerin bilinmesi  gerekir. Tanı aşamasın­da alyuvar sayısı normal ya da en azın­dan  3.000.000/mm3′ten yüksek, trom­bosit sayısı normal ve akyuvar sayısı  belirgin ölçüde artmış (50.000/mm3′ten yüksek) olan hastalar genellikle  daha uzun yaşar. Buna karşın kansızlığın hızlı gelişmesi, olgunlaşmamış  hücre ve bazofil sayısının artması, dalak bü­yümesinin giderek  ilerlemesi, lenf dü­ğümlerinin büyüyüp yüzeysel lenf bez­lerinin  şişmesi, ışın ve ilaç tedavisine direnç gelişmesi, kötü gidişe işaret  eden bulgulardır.<br />
Kronik miyeloit lösemi tedavisi, da­lağın ışınlanması ve/ya da ilaç  tedavi­sinden oluşur. Ayakta uygulanabilmesi ve ekonomik olması  nedeniyle, ilaç te­davisi günümüzde daha yaygındır. Kan kanseri  tedavisinin yarattığı sorunlar­dan biri de masrafların yüksekliğidir.</p>
<p>• Kronik lenfositer lösemi &#8211; Kronik lenfositer lösemi, öteki bütün  kan kan­seri tiplerinden çok farklı klinik belirtiler gösterir. Hastalık  çok yavaş gidişli-dir ve uzun süre hiçbir belirti görülmez. Hastalar  genellikle başka nedenlerle yitirilir. Bu hastalığı öteki kan  kanserle­rinden ayıran özellik, kanserli lenfosit­lerin normal  lenfositlerden ayırt edile-memesidir. Görülme sıklığı yaşla bir­likte  artan kronik lenfositer lösemi, ço­cuklarda hiç görülmez ya da ayrıksı  bir durumdur; 40 yaşm altında ise çok en­derdir.</p>
<p>• Klinik tablo &#8211; Kronik lenfositer löse­minin başlıca klinik  belirtileri, lenf dü­ğümlerinde büyüme, dalak büyümesi, genel durumun ve  kan tablosunun gide­rek bozulması ve enfeksiyon biçiminde  komplikasyonlardır.<br />
Derin ve/ya da yüzeysel lenf dü­ğümleri genellikle iki yanlı olarak ve  bir mandalinanın boyunu aşmayacak ölçüde büyümüştür; hareketli ve  ağrı­sızdır, fisrülleşme görülmez. Dalak bü­yümesi kronik miyeloit  lösemideki ka­dar belirgin olmasa da, hemen hemen her zaman görülür.Uzun  süre iyi olan genel durum ve kan tablosu, hastalığın ileri evrelerinde  giderek bozulur. Kanda <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a> ve nöt-rofillerin azalması sonucunda,  özellikle <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bobrekler-ve-idrar-yollari-hastaliklari/">idrar  yolları</a> enfeksiyonları gelişir. Sık gelişen bu komplikasyonlar,  hastaların ölümüne yol açan başlıca ne­denlerdendir.</p>
<p>• Kan tablosu &#8211; Kronik lenfositer löse­mide kan ve kemik iliğinin  başlıca özel­likleri, kanda lenfosit ağırlıklı bir akyu­var artışı ve  kemik iliğinde az çok belir­gin lenfosit artışıdır.<br />
Genellikle 100.000/mm3′ü aşmayan bir akyuvar artışı ön plandadır. Ama  akyuvar sayısının normal ya da norma­lin altmda olduğu olgular da  bilinmek­tedir.</p>
<p>Gene de lenfosit sayısının artarak dolaşımdaki akyuvarların yüzde  90-99′unu oluşturması tipik bir bulgudur. Bu duruma, akyuvar sayısı  normal ve sağlıklı görünen kişilerde rastlanması son derece anlamlıdır.  Lenfositlerin bü­yük çoğunluğu olgunlaşmıştır ve biçim bakımından normal  lenfositlerden çok farklı değildir.<br />
Kronik lenfositer lösemide lenfosit­ler, görünüşte normal biçimli  olmaları­na karşın, işlevsel açıdan normal lenfo­sitlerden farklıdır.</p>
<p>Kemik iliğinde lenfosit egemenliği belirgin denebilecek ölçüdedir.  Hastalık ilerledikçe <a href="http://www.saglik.im/lenfositler/">lenfositler</a> giderek çoğalır ve normal  kemik iliği dokusuna tümüyle yerleşerek buradaki sağlam dokunun  azalmasına neden olur. Bununla birlikte kansızlık ile genel dolaşımda  granülosit ve trombosit azalması görülür.<br />
• Hastalığın gidişi, sonlanması ve te­davisi &#8211; Alevlenme ve gerileme  dönem­leriyle kronik bir gidiş gösteren kronik lenfositer lösemi,  olguların çoğunda Çok yavaş ilerler. Hastalığın, tanı önce­sinde bazen  hiç belirti vermeden uzun zaman varlığını sürdürmesi ve 10-20 ya da 25  yıl yaşayan hastaların bilinmesi, kronik lenfositer löseminin sanılandan  daha yavaş geliştiğini düşündürmekte­dir. Gene de hastalığın çok  değişken bir gidiş gösterdiği unutulmamalıdır. Sık rastlanan ve orta  şiddette seyreden has­talık biçiminin yanı sıra iyi ve kötü huy­lu  kronik lenfositer lösemiler de bilin­mektedir.</p>
<p>Genellikle ileri yaşlarda rastlanan iyi huylu kronik lenfositer  lösemi, yıl­larca belirtisiz seyredebilir; lenf dü­ğümlerinde hafif  büyüme, her zaman gözlenmeyen dalak büyümesi, genel durumun iyiliği ve  lenfosit egemenli­ğindeki akyuvar artışı dışında normal görünen kan  tablosu, hastalığın iyi huylu biçimine Özgü bulgulardır. Kötü huylu  biçimlerde ise dalak ve lenf dü­ğümlerinde hızlı büyüme, ilk evreden  başlayarak yüksek ateş, genel durumda hızlı bir bozulma, erken dönemde  kan­sızlık ve trombosit sayısmda azalma görülür. Ama bu hızlı gelişim,  kötü huylu hastalığın kendisinden çok, hastalığa geç tanı konabilmiş  olmasıyla açıklanabilir.<br />
Sonlanmanın belirlenmesinde, kan tablosuna ait bilgiler çok önemlidir.  Ağır kansızlık, trombosit ve granülosit sayılannm düşmesi, dikkatle  değerlen­dirilmesi gereken verilerdir.Kronik lenfositer lösemi tedavisi  de dalağa ışınım verme ve ilaç tedavisin­den oluşur. Ayakta  uygulanabilen ilaç tedavisine günümüzde daha sık başvu­rulmaktadır.</p>
<p><strong>Hyelofibrol</strong><br />
Kansızlık ve dalağın aşın boyutlarda büyümesi sonucu ortaya çıkan bir  hastalıktır. Miyeloskleroz ya da osteomiyeloskleroz adı da verilen bu  hastalığın nedeni bilinmemektedir. Miyelofİbroz, başka bir ender <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> grubuyla  (polisitemi, tronıbositemi [dolaşımdaki trombosit-lerin mnp'te  milyonlara ulaşacak ölçüde arttığı bir hastalık]) birlikte  miyeloproliferatif (kemik iliğinin dokusal ya da hücresel çoğalması)  hastalıkları oluşturur. Miyeloflbrozda, kemik iliği dokusu giderek  ye­rini bağdokusuna bırakır. Böylece kemik iliğinin hücre dokusu  gide­rek azalır. Bu durumda vücut, kan yapım görevini anne kanımda  oldu­ğu gibi dalağa yükler.</p>
<p>• Belirtileri &#8211; En temel ve tipik bulgu, aşın boyutlara (3-4 kg)  ulaşa­bilen dalak büyümesidir; ilerleyici kansızlık bulgularına ek  olarak za­man zaman çok şiddetli ağn da görülebilir. Tipik kan bulguları  ara­sında kemik iliği biyopsisinde ilik dokusuna ve genellikle kana  bile rastlanmaması önemlidir. Bu duruma “kuru ponksiyon” adı verilir.  Çevre kanından hazırlanan örnekte, granülositlerin olgunlaşmamış ana  hücreleri, dev <a href="http://www.saglik.im/trombositler/">trombositler</a> ve özellikle  anizopoikilositoz olgusu (alyuvarların biçim ve hacim açısından  birbirinden çok farklı olması) görülür.</p>
<p>• Gidişi ve tedavi &#8211; Hastalık çok yavaş gidişlidrr; 10 yılı aşan  olgular bildirilmiştir. Alyuvar yapımını en etkin biçimde uyarmak  amacıyla yüksek dozda testosteron verilmesi ve dalağa <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> dozlarda bölüm-sel ışınım uygulanması, tedavinin temelini oluşturur.  Bazı olgularda dalağın çıkartılması gerekebilir.</p>
<p><strong>Lösemi Olan İnsanlarda  Moral İçin Bilinmesi Gerekenler</strong></p>
<div style="background-color: #090909; width: 425px;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="343" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="bgcolor" value="#090909" /><param name="src" value="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFdFR1lOWRI=" /><param name="wmode" value="window" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="343" src="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFdFR1lOWRI=" allowfullscreen="true" wmode="window" bgcolor="#090909"></embed></object></div>
<p><strong>Zehirli maddelere ya da ilaçlara bağlı bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığı   tanısı nasıl konur?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kan hastalığının tanısı laboratuvar verilerine dayanır. Bu hastalığın   bir ilaca ya da kimyasal maddeye bağlı olarak ortaya çıktığım sapta­mak   ise daha güçtür. Genellikle <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> alımına bağlı kan hastalığı   tamsı öbür olasılıklar elendikten sonra konur. Kan hastalığının tipine   göre, kam oluşturan maddeler için zehirleyici etkisi olan ilaçların,   belirtile­rin ortaya çıkmasından hemen önce ya da daha eskiden alınıp   alınma­dığım saptamak çok önemlidir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Kan hastalığına yol açan madde her zaman saptanabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Bunu saptamak bazen çok güçtür. Yakın dönemde kullanılan ilaçlar bile   unutulabilir. Üstelik belirtilerin ortaya çıkmasına aylar önce   kulla­nılan ilaçlar yol açmış olabilir. Bazı zehirli maddeler ise   hastanın far­kına bile varmadan vücuda alınmış olabilir. Hekim zehirli   maddelere bağlı bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığından kuşkulanınca ısrarla kullanılan ilaçlan öğ­renmeye çalışır   ve hastanın özgeçmişini dikkatle değerlendirir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Laboratuvar incelemeleri aracılığıyla ilaçlara bağlı <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığı   tanısı konabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kan hastalığını ortaya çıkarmaya yarayan bir dizi laboratuvar   incele­mesi vardır. Bunlar büyük ölçüde genel kan tahlillerinden oluşur.   Bu olağan incelemelerin yanı sıra daha özgül testler de yapılabilir.   Bunla­rın tanı değeri tepkime tipine göre değişir ve özellikle alyuvar   yıkımı­na bağlı kansızlıklarda yüksektir. Ama trombosit ve akyuvar   eksikliği olgularında kısmen yararlı, bütün kan hücrelerinin yapımında   azalma­ya bağlı kansızlıklarda ise pek yararlı değildirler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kansızlık</title>
		<link>http://www.saglik.im/kansizlik/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/kansizlik/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 03:07:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[KANSIZLIK Kalbin pompaladığı kan, atarda­marlarda ilerleyip kılcal damarlara da­ğılarak dokulara ulaşır. Daha sonra ge­ni kılcal damarlar yoluyla toplarda­marlara geçen kan kalbe döner. Plazma denen sıvı bölümü büyük ölçüde su (yaklaşık yüzde 90), proteinler, tuzlar, glikoz, karbondioksit ve hormonlar­dan oluşur. Plazma dışında kalan bö­lümde alyuvar (eritrosit) ve akyuvar denen kan hücreleri bulunur. Temel görevi bakterileri ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>KANSIZLIK</strong></span></span><br />
Kalbin pompaladığı kan, atarda­marlarda ilerleyip kılcal damarlara da­ğılarak <a title="dokular" href="http://www.saglik.im/dokular/">dokular</a>a ulaşır. Daha sonra ge­ni kılcal damarlar yoluyla <a title="toplardamar, toplardamarlar" href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplarda­marlar</a>a geçen <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> kalbe döner. <a href="http://www.saglik.im/plazma/">Plazma</a> denen sıvı bölümü büyük ölçüde <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> (yaklaşık yüzde 90), <a title="protein, proteinler" href="http://www.saglik.im/protein/">proteinler</a>, <a title="tuz, tuz nedir, tuzlar" href="http://www.saglik.im/tuzlar/">tuzlar</a>, <a title="glikoz, glikoz nedir, glikozun görevleri işlevleri" href="http://www.saglik.im/insulin-ve-glikoz/">glikoz</a>, karbondioksit ve <a title="hormonlar" href="http://www.saglik.im/hormonlar/">hormonlar­</a>dan oluşur. Plazma dışında kalan bö­lümde <a title="alyuvar" href="http://www.saglik.im/alyuvarlar-eritrositler/">alyuvar</a> (<a title="eritrosit, eritrosit nedir, eritrositler hakkında bilgi" href="http://www.saglik.im/alyuvarlar-eritrositler/">eritrosit</a>) ve akyuvar denen <a href="http://www.saglik.im/kan-hucreleri/">kan hücreleri</a> bulunur. Temel görevi <a title="bakteri, bakteri nedir, bakteriler" href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteriler</a>i ve öbür yabancı maddeleri yok etmek olan akyuvarlar kanda genel ola­rak alyuvarlardan çok daha az sayıda bulunur. Kanın en önemli işlevlerinden biri <a title="akciger hastalıkları" href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/akciger-hastaliklari/">akciğer</a>lere dolan havadaki oksije­ni alarak dokulara kadar taşımaktır. Dokuları oluşturan hücreler kan aracı­lığıyla aldıkları oksijeni yaşamsal sü­reçlerde kullanarak tüketir. Kanda ok­sijeni taşıma işini <a href="http://www.saglik.im/hemoglobin/">hemoglobin</a> denen ve alyuvarlarda bulunan bir madde üstlenir. Bu maddenin yeterince bulunma­ması anemi ya da <a href="http://www.saglik.im/kansizlik/">kansızlık</a> adıyla bili­nir.<br />
Yukardaki açıklamalardan da anla­şılabileceği gibi kansızlık bir hastalık olmaktan çok, hastalıkların yol açtığı bir belirtidir. Ama halk arasında, hatta hekimler için bile kansızlık denince ne­deni ne olursa olsun, vücutta hemoglo­bin miktarının azalması biçiminde orta­ya çıkan bir hastalık anlaşılır.<br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>KANSIZLIK TİPLERİ</strong></span></span><br />
Kansızlıkta temel olan, yaygın biçimde sanıldığı gibi dolaşımdaki alyuvarların azalması değil, dolaşımdaki hemoglobi­nin azalmasıdır. Bu iki olay genellikle birlikte görülür. Ama aralarında kesin bîr ayrım yapılması gerekir. Konuyu da­ha iyi anlayabilmek için alyuvarın yapı­sını bilmek gerekir. Alyuvar biyolojik et­kinliğini denetleyen bol enzimli bir zarla çevrili hemoglobince doymuş bir çözelti­dir. Doymuş denmesinin nedeni hemog­lobinin alyuvarda en yoğun biçimiyle bulunmasından ötürüdür. Alyuvarın hac­mi azalırsa içerdiği hemoglobin miktarı da zorunlu olarak azalacaktır. Bu durum­da alyuvarların sayısı artmazsa kanda bulunan toplam hemoglobin miktarı aza­lır. Böylece alyuvarların sayıca değil, ha­cimce azalmasına, yani küçülmesine bağh bir kansızlık tipi ortaya çıkar.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-9413" title="kansizlikanemi" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/07/kansizlikanemi.jpg" alt="" width="250" height="294" /><br />
Alyuvarların sayısı azalmadan başka bir kansızlık tipi de oluşabilir. Alyuvar­daki hemoglobin düzeyinin artamayaca-ğı daha Önce belirtilmişti. Ama alyuvar içindeki bu proteinin miktarı azalabilir. Sonuçta alyuvarların hem sayılan, hem büyüklükleri normal olmasına karşın bir kansızlık tipi gelişir. Özetlemek ge­rekirse, kansızlık üç nedene bağlı ola­rak ortaya çıkabilir: Alyuvarların azal­ması, küçülmesi ve hemoglobince fakir­leşmesi. Her üç durumda da dolaşımda­ki hemoglobin miktarı azalmaktadır.<br />
Bu bozukluklar tek başlarına ya da bir arada görülebilir. Böylece değişik tipte kansızlıklar ortaya çıkar. Temel olarak üç tür kansızlığın ayırt edilmesi önemlidir. Bunlar hipokrom, normokrom ve hiperkrom kansızlıklardır. He­kim kansızlığı tanımlarken neden olan bozukluğun yanı sıra bu ayrımı da dik­kate alır.<br />
Hipokrom kansızlıkta alyuvarlar nor­malden az hemoglobin içermektedir. Da­ha önce belirtildiği gibi, bu ya normal büyüklükteki alyuvarların daha az he­moglobin içermesinden ya da alyuvar hacminin azalmasından kaynaklanır. Her iki bozukluğun birlikte görülmesine kü­çük hücreli hipokrom kansızlık denir.<br />
Normokrom kansızlıkta alyuvarların içerdiği hemoglobin miktarı normaldir. Ama alyuvarların sayısı azalmıştır ve buna bağlı olarak dolaşımdaki toplam hemoglobin de azalır.<br />
Hiperkrom kansızlıkta ise alyuvarların hacmi azalacağına artar. Buna bağlı olarak içerdikleri hemoglobin miktarı da fazlalaşır. Ama kandaki toplam al­yuvar sayısı gerekli hemoglobin düze­yini karşılayamayacak ölçüde azdır.<br />
Kansızlığın hangi temel tipe girdiği­ni belirlemek için önce kandaki alyuvar sayısı ve hemoglobin düzeyinin bilin­mesi gerekir. Bunun için 1 mm3 kanda bulunan hemoglobin miktarı ile alyuvar sayısı saptanır ve özel bir oranlama ya­pılır. Oranlamadan elde edilen sayı nor­mal durumlarda ve normokrom kansız­lıkta Vdir. Hipokromda l’in altında, hi-perkromda ise l’in üstünde çıkar.<br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>NEDENLERİ</strong></span></span><br />
Kansızlığa yol açan temel mekanizma­lar az sayıda ve basittir. Üç olasılık söz konusu olabilir: Alyuvarların yetersiz üretimi, kanamaya bağlı alyuvar kaybı ve alyuvarların dolaşımda aşırı yıkımı (hemoliz). Hemolize uğrayan, yani par­çalanan alyuvarlardan kana dağılan he­moglobinin bir bölümü hemen böbrek­lerden atılır. Bir bölümü ise dönüşüme uğrar. Her iki durumda da artık oksijen taşıyamaz.<br />
Bu noktada vücudun her zamanki gibi eksikliği karşılamak üzere harekete geçireceği yedek gücünün bulunduğunu belirtmek gerekir. Alyuvarlar da akyu­varlar ve <a href="http://www.saglik.im/trombositler/">trombositler</a> gibi <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> iliğin­de üretilir. <a href="http://www.saglik.im/kemik-iligi/">Kemik iliği</a> sürekli kana ye­ni hücreler verir ve bunlar yaşlanarak parçalananların yerini alır. Alyuvarların ortalama 4 aylık bir ömrü olduğu bilin­mektedir. Kanama ya da hemoliz nede­niyle alyuvar kaybedildiğinde, kemik iliği çalışma hızını normalin 8 kat üstüne kadar çıkararak kana çok daha fazla sayıda <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">hücre</a> verir. Kayıp miktar kemik iliğinin karşılama düzeyini aştığı zaman kansızlık ortaya çıkar. Bu üretim artışı yalnızca kanama ya da hemolize bağh kansızlıklar için geçerlidir. Hemoglobin ve alyuvarların yetersiz üretimine bağlı kansızlıklar için söz konusu olamaz. Çünkü bu durumda yetersiz çalışan, ke­mik iliğinin kendisidir.<br />
Kansızlığın olası nedenlerinden bin olduğunu gördüğümüz kanamaları bir yana bırakırsak, kemik iliğinin üretim düzenini bozan ya da dolaşımdaki alyu­varları yıkıma uğratan birçok etken var­dır. Kemik iliğine alyuvar üretebilmesi için bazı maddeler gereklidir. Bunlar arasında bazı B grubu vitaminler, C vi­tamini, folik asit, demir, bakır ve kobalt sayılabilir. Bu maddelerin yokluğu ya da eksikliği kemik iliğinin kan hücrele­rini üretme etkinliğini yavaşlatır.<br />
Kemik iliğinin etkinliği kronik mik­robik hastalıklar, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bobrek-hastaliklari/">böbrek hastalıkları</a> ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> gibi bazı hastalıklara, üretilen, solunan ya da ağız yoluyla alman zehir-1 li maddelere ve bazı ilaçlara bağh ola­rak engellenir.<br />
Dolaşımdaki alyuvarlar değişik etkenlerin saldınsına uğrayabilir. Burada’ da gerek vücudun dönüştürdüğü, gerek dışardan giren <a href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteri</a> ya da kimyasal kökenli zehirli maddeler söz konusudur. Örnek olarak, yılan sokmasıyla kana ka- i nşan zehir, bazı bakterilerin ürettiği ze­hirler, kurşun ve bazı ilaçlar verilebilir. Sorun doğrudan alyuvarların yapısından da kaynaklanabilir. Doğumsal bir bozuk­luğa bağlı olan bu durumda alyuvarlar uzun süre dolaşımda kalamaz ve kısa sürede yıkıma uğrar. Bazen vücudun ken­disi de alyuvarlara saldıran ve bu hücre­leri yıkıma uğratan maddeler üretebilir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>Hipokrom Kansızlık</strong></span></span><br />
Hemoglobin, alyuvarlarda bulunan ve dokulara oksijen taşıyan bir protein­dir içerdiği demir, oksijenin akciğerde­ki kılcal damarlarda hemoglobine bağ­lanarak dokulara aktarılmasında buyuk önem taşır Vücutta <a href="http://www.saglik.im/demir-eksikligi/">demir eksikliği</a> <a title="hemoglobin" href="http://www.saglik.im/hemoglobin/">he­moglobin</a> yapımını azaltır Hemoglobi­nin kanda yeterince bulunmaması da kansızlığa yol açar<br />
Alyuvarların üretimi için gerekli olan otekı maddelerle birlikte demir de uygun bileşikler halinde besinlerden alınır Dengeli bir beslenmeyle günde yaklaşık 50 mg demir alınır Vücuda ise günde yaklaşık 1 mg demir yeterlidir. Bu nedenle, <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> yeterli, ba­ğırsaklardan emilim normal olduğu ve vücuttan aşın demir kaybedilmediği sürece demir eksikliği sorunu büyük ölçüde ortadan kalkar. Erişkinlerde beslenme azlığı ya da dengesizliği an­cak çok aşırı boyutlara ulaşırsa <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> iliğinin <a title="alyuvar, alyuvarlar" href="http://www.saglik.im/alyuvarlar-eritrositler/">alyuvalar</a>ın yapımını aksatacak Öl­çüde demir eksikliğine neden olabilir. Bu durum daha çok, yalnızca inek ve keçi sütüyle beslenen bebeklerde görü­lür. Genellikle demir eksikliği emiliminin gerçekleştiği sindirim sistemindeki bozukluklardan kaynaklanır. Örneğin, gastrite ve cerrahi girişimle midenin<br />
kısmen ya da bütünüyle alındığı du­rumlara bağlı olarak <a href="http://www.saglik.im/mide-salgisi/">mide salgısı</a> ek­sikliği, demir emilimini güçleştirebilir. Çünkü midenin salgıladığı hidroklorik asit besinlerdeki demir III’ü demir H’ye indirgiyerek demirin <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bagirsak-hastaliklari/">bağırsak</a> duvarı tarafından tutulmasına yardımcı olur. Enterokolite (ince ve kalın bağırsak il­tihabı) ya da <a href="http://www.saglik.im/pankreas/">pankreas</a> yetmezliğine bağlı sürekli ishal, demirin bağırsaklar­dan hızla atılarak yeterince emilmesini önleyebilir. Ama emilim yetmezliğinin tek başına kansızlığa yol açması <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> bir olasılıktır. Genellikle bu duruma vücutta aşırı ölçüde artmış bir demir gereksinimi ya da kaybı eklenir. Aşın demir kaybı yalnız kanamalara bağlı­dır. <a href="http://www.saglik.im/kanamalar/">Kanamalar</a> demir eksikliğiyle bir­likte alyuvar kaybına da yol açar. Bu durum kansızlık tablosunu daha da be-lirginleştirir. Genellikle sürekli ve dik­kat çekmeyecek kadar az olan <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> kay­bı yavaş yavaş demir eksikliğine bağlı kansızlığa yol açar. <a href="http://www.saglik.im/yazi/kan-kaybi/">Kan kaybı</a> mide, onikiparmakbağırsağı ve öbür bağırsak <a title="ülser, ülser belirtileri tedavisi nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/peptik-ulser/">ülser</a>lerine, <a title="basur, hemoroid, hemoroit" href="http://www.saglik.im/basur-hemoroit/">basur</a>lara, <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> kanaması­na (epistaksis), <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/sindirim-sistemi-ve-hastaliklari/">sindirim sistemi</a> ve <a href="../kategori/kadin-ve-dogum/">kadın</a> <a href="http://www.saglik.im/yazi/ureme-organlari/">üreme organları</a> <a href="../kategori/tumor-bilimi/">tümör</a>lerine, sık ve aşırı <a title="adet kanaması kanamaları" href="http://www.saglik.im/yazi/adet-kanamasi/">adet kanamaları</a>na bağlı olabilir. Kansızlığın ortaya çıkması için, günde ortalama 10 ml’den fazla kan kaybet­mek gerekir.<br />
Demir eksikliği en sık karşılaşılan <a title="kansızlık nedenleri" href="http://www.saglik.im/kansizlik/">kansızlık nedenleri</a>nden biridir ve ka­dınlarda erkeklere göre çok daha sık gö­rülür. Çünkü kadınlarda <a title="adet kanaması kanamaları" href="../yazi/adet-kanamasi/">adet kanaması</a>, <a href="http://www.saglik.im/yazi/hamilelik/">hamilelik</a> ve emzirme nedeniyle de­mir kaybına bağlı kansızlık daha kolay ortaya çıkabilir.<br />
Bir başka kansızlık nedeni kronik ve akut mikrobik hastalıklardır. Kansızlık hem kandaki demir oranının, hem de demirin oksijeni tutma düzeyinin azal­masından kaynaklanır.<br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>BELİRTİLERİ</strong></span></span><br />
Olguların büyük bölümünü oluşturan hafif kansızlıklarda hasta genellikle içinde bulunduğu durumun farkında de­ğildir. Yalnızca eskisine oranla daha soluk görünür ve aşın güç harcadığında rahat soluk alabilmek için daha uzun süre bekler. Bu evrede demir eksikliği­ne bağlı hafif kansızlığının varlığı yal­nızca uygun <a href="http://www.saglik.im/kan-tahlilleri-2/">kan tahlilleri</a> yapılarak or­taya konur. Bu nedenle, fark edilmesi rastlantılara kalır. Zamanın geçmesi ve demir eksikliğine yol açan nedenin sür­mesi bozukluklan ağırlaştırırken, yeni belirtileri de hazırlar. Kansızlık şikayet­leriyle hekime başvuran hastada kansız­lık büyük bir olasılıkla uzun zamandan beri vardır.</p>
<p><strong>Hastanın fark edebileceği belirtiler aşağıda sıralanmıştır.</strong><br />
Her şeyden önce sindirimle ilgili bozukluklar görülür. Bunlar arasında <a title="iştahsızlık, iştahsızlık tedavisi nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/istahsizlik-2/">iş­tahsızlık</a>, dilde yanma, bazen ağrılı yut­kunma, genellikle sindirim bozuklukları ve <a href="http://www.saglik.im/kabizlik-kgnstipasyon/">kabızlık</a> eğilimi sayılabilir. Tır­nakların kolayca kırılması ve saçların kolayca dökülmesi dikkat çeker.<br />
Aynca bütün kansızlıklarda ortak olan belirtiler görülür. Bunlar <a title="çarpıntı, çarpıntı tedavisi nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/carpinti/">çarpıntı</a>, aşırı güç harcanınca ortaya çıkan <a title="nefes darlığı, nefes darlığı tedavisi nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/nefes-darligi/">nefes darlığı</a>, baş dönmesi, kulaklarda çınla­ma, genel <a title="halsizlik, halsizlik tedavisi nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/yorgunluk/">halsizlik</a> ve çabuk yorulma­dır. Hasta solgunluğundan ender olarak kuşkulanır. Çünkü bu durum uzun bir sürede yavaş yavaş yerleşir. Kanamaları izleyen <a href="http://www.saglik.im/solgunluk/">solgunluk</a> hemen ya da bu­gün içinde ortaya çıkacağından kolayca dikkat çeker.<br />
Deri ve mukozalardaki solgunluğun yanı sıra hekim dilde kızarma, kabar­cıklar, küçük çatlaklar gibi glossit (dil iltihabı) tablosunu oluşturan belirtileri görür. Ağır olgularda ağız köşelerinde çatlaklar ve hastaların bir bölümünde <a href="http://www.saglik.im/dalak/">dalak</a> büyümesi ortaya çıkar.<br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>İNCELEMELER</strong></span></span><br />
Demir eksikliğine bağlı kansızlık alyu­var sayısında küçük, <a href="http://www.saglik.im/hemoglobin/">hemoglobin</a> ora­nında belirgin bir azalmaya yol açar. Bu özelliğiyle tipik bir hipokrom kan­sızlıktır. Türkçe’ye “açık renkli” olarak çevrilebilecek hipokrom terimi alyuvarlardaki kırmızı rengin hemoglobin yo­ğunluğuyla orantılı olarak azaldığı için seçilmiştir. Kan tahlillerinde <a title="demir düzeyi" href="http://www.saglik.im/kan-demir-duzeyi-sideremi/">demir dü­zeyi</a>nin (<a title="sideremi, sideremi nedir" href="http://www.saglik.im/kan-demir-duzeyi-sideremi/">sideremi</a>) belirlenmesi kesin tanıyı kolaylaştırır.<br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>GİDİŞİ</strong></span><br />
Uygun tedavinin yapılması ve ağır has­talıklardan kaynaklanmaması durumun­da hipokrom kansızlık hiç bir sorun ya­ratmandan iyileşebilir.<br />
<span style="color: #ff0000;"><span style="text-decoration: underline;"><strong>TEDAVİ</strong></span></span><br />
Tedavide demir eksikliğinin nedenini saptamak gerekir. Bu yapılmazsa eksikli­ğin giderilmesi geçici bir çözüm olarak kalır. Öncelikle, <a title="beslenme" href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a>de yetersiz de­mir alma olasılığının üstünde durulması,! <a href="http://www.saglik.im/mide/">mide</a> ve onikiparmakbağırsağı ülserleri, basurlar, anüste çatlaklar, sık <a title="burun kanamaları" href="www.saglik.im/burun-kanamasi-tedavisi/">burun kanamaları</a>, âdetlerle aşırı kan kaybetme gibi belirgin ya da belirsiz biçimde uzun sürekli kan kayıplarının araştınlması gerekir.<br />
Demir içeren ilaçlar bu tür kansızlıklarda etkili bir tedavi sağlar. Demir’ ilaçlannın ağır olgular dışında ağızdan alınması yeterlidir; ağır olgularda ise <a href="http://www.saglik.im/kas/">kas</a> içine verilmesi gerekebilir. Kan tahlilleriyle denetlenen alyuvar ve hemoglobin durumu normale döndükten sonra da tedaviye bir süre devam etmek gerekir. Böylece vücudun eksilen demir birikimi de tamamlanır.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Kansızlık yemek borusunda değişikliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır mı?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
Evet. Ağır demir eksikliğine bağlı kansızlık olgularında <a href="http://www.saglik.im/yutma-guclugu/">yutma güçlüğü</a> (Plummer-Vinson sendromu) ortaya Çıkar. Bu sendrom, demir eksikliğine bağlı yemek borusu değişiklikleri nedeniyle yutma güçlüğüne yol açar. Katı gıdalarla asitli içeceklerin güçlükle yutulmasının yanı sıra ağır <a href="http://www.saglik.im/demir-eksikligi/">demir eksikliği</a> yani kansızlık belirtileri, dil iltihabı, deri değişiklikleri (tırnak ve saçların kolay kırılması ve <a title="saç dökülmesi" href="http://www.saglik.im/sac-dokulmesi-alopesi/">saç dökülmesi</a>) görülür. Plummer-Vinson sendromu, ye­mek borusu kanserinin gelişimine yatkınlık sağlar.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Doğum kontrol hapları kanda bir bozukluğa yol açar mı? )</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a title="doğum kontrol" href="http://www.saglik.im/yazi/dogum-kontrol/">Doğum kontrol</a> hapı kullanan kadınlarda çok <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> oranda da olsa kansızlık or­taya çıkabilir. Görülen kansızlık genellikle B12 vitamini ya da <a title="folik asit" href="http://www.saglik.im/folik-asit-folasin-b-10-ya-da-b-11-vitamini/">folik asit</a> eksikli­ğine bağlıdır. Olguların ender ortaya çıkmasına karşın <a title="doğum" href="http://www.saglik.im/dogum/">doğum</a> kontrol hapı kul­lananların hiç olmazsa yılda bir kez <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> tahlili yaptırması önerilmektedir.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><br />
</span></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Penisilin kökenli alyuvar yıkımına bağlı kansızlık çok sık ortaya çıkar mı?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a href="http://www.saglik.im/penisilinler/">Penisilin</a> <a title="alerji" href="http://www.saglik.im/yazi/alerji/">alerji</a>si ender görülür. Bağışıklık tepkisinin yol açtığı bu durumda penisilin alyuvar zannca emilir. Penisiline karşı oluşan <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikorlar</a> zara yerleşe­rek alyuvarı yıkıma uğratır.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Soru</span><br />
</strong></p>
<p><strong>İlaçlar hemolize bağlı başka kansızlık tiplerine yol açar mı?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
Evet. İlaçlar anormal <a title="bağışıklık" href="http://www.saglik.im/bagisiklik-ve-bagisiklik-sistemine-genel-bakis/">bağışıklık</a> tepkileri yaratarak hemolize neden olabilir. Çeşitli karmaşık süreçlerden geçerek alyuvarlann yıpranmasına yol açan bu durum bazen çok ağır sonuçlar doğurur. Ük olasılık alyuvar <a title="antijen, antijen nedir özellikleri işlevleri" href="http://www.saglik.im/antijen-2/">antijen</a>lerine karşı <a title="antikor, antikor nedir" href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a>ların oluşumuyla bu <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hücrelerinin yıkıma uğramasıdır. Bu mekaniz­mayı <a title="hareket" href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a>e geçiren en tipik üaç aifametilddpadır. Daha sık olarak alyuvar zarının emdiği ilaca karşı antikorların oluşumuna bağlı hemolize rastlanır. Bu­na en tipik Örnek, <a href="http://www.saglik.im/penisilinler/">penisilin</a> alerjisi denen ve penisilinin yol açtığı hemolizdir. Penisilin alerjisinin hiçbir zaman önceden tahmin edilemeyeceğini, bazı kişi­lerde ağır kan bozukluklarına neden olabileceğini unutmamak gerekir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Soru</span><br />
</strong></p>
<p><strong>Kansızlık sorunu olan hasta sürekli kan tahlili yaptırmalı mıdır?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a href="http://www.saglik.im/kan-tahlilleri-2/">Kan tahlilleri</a> hastanın genel durumu ve kansızlık tipine bağlı olarak istenir. İncelemeler tedavi sırasında düzenli olarak yapılmalı ve genellikle tedavinin kesilmesinden bir süre sonra da yinelenmelidir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Soru</span><br />
</strong></p>
<p><strong>Kansızlık evde tedavi edilebilir mi?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
Kansızlıkların büyük bir bölümü hastaneye yatmaya gerek kalmadan tedavi edilebilir. Kansızlık tedavisi temel olarak sorumlu hastalığın tedavisi, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> yapıcı ilaçlarla tedavi gerektiğinde belirtilere yönelik tedaviyi içerir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Soru</span><br />
</strong></p>
<p><strong>Kansızlık dilde bozukluklara ya da ağız İçi iltihabına neden olabilir   mi?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a title="b 12 vitamini" href="http://www.saglik.im/b-12-vitamini-kobalamin/">B12 vitamini</a> ve folik asit eksikliğine bağlı kansızlıkların (büyük  hücreli kansızlık) seyri sırasında dil yapısının ve üstündeki  pürtüklerin körelmesiyle gelişen ani dil iltihabı (atrofik glossit) sık  görülür. Hastalıığın başlangıç evresinde düz, parlak, soluk renkte olan  dil, belirtiler belirgin hale geldiğin­de kırmızı ve <a title="ödem, ödem nedir, ödem belirtileri tedavisi nedenleri sebepleri" href="http://www.saglik.im/odem/">ödem</a>lidir. Dil üstü  memecikleri (papilla) körelirken <a title="tükürük, tükrük" href="http://www.saglik.im/tukuruk-salgisi/">tükürük</a>­le ilgili bozukluklar da  ortaya çıkabilir. Bu tablo çok daha ender olarak, ağır demir eksikliğine  bağlı kansızlığının seyri sırasında da görülebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/kansizlik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Polisitemi</title>
		<link>http://www.saglik.im/polisitemi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/polisitemi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Oct 2009 07:09:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Damar Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Kemik ve Eklem Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=9099</guid>
		<description><![CDATA[Kanda çok aşırı sayıda alyuvarlar bulunması. Yüzün, ve deride aşırı kızarıklık, kaşıntılara ve Tromboz eğilimine yol açar. Bazı tümörlere ya da uzun süren hipoksi durumuna (akciğer hastalıkları) eşlik edebilir. Başka bir hastalıktan kaynaklanabileceği gibi, belirli bir hastalığa bağlı olmayabilir. Çoğunlukla orta yaş hastalıklarındandır. Hücre sayısının çoğalmasından dolayı, kanın yoğunluğu artar, kişide kolay bir biçimde tromboz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kanda çok aşırı sayıda <a href="http://www.saglik.im/alyuvarlar-eritrositler/">alyuvarlar</a> bulunması. Yüzün, ve <a href="http://www.saglik.im/deri/">deri</a>de aşırı <a href="http://www.saglik.im/kizariklik/">kızarıklık</a>, <a href="http://www.saglik.im/kasinti/">kaşıntı</a>lara ve <a href="http://www.saglik.im/tromboz-ve-trombus/">Tromboz</a> eğilimine yol açar. Bazı <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a>lere ya da uzun süren hipoksi durumuna (<a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/akciger-hastaliklari/">akciğer hastalıkları</a>) eşlik edebilir. Başka bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalık</a>tan kaynaklanabileceği gibi, belirli bir hastalığa bağlı olmayabilir.</p>
<p>Çoğunlukla orta yaş <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a>ındandır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">Hücre</a> sayısının çoğalmasından dolayı, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a>ın yoğunluğu artar, kişide kolay bir biçimde tromboz ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">da­mar</a> tıkanmaları meydana gelir. Hastanın yü­zü kırmızı bir şekle bürünür ve <a href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplardamarlar</a> gergin­leşir. <a href="http://www.saglik.im/polisitemi/">Polisiteminin tedavisi</a>, hasta­dan kan alarak ve <a href="http://www.saglik.im/kemik-iligi/">kemik iliği</a>ne yerleşip, <a href="http://www.saglik.im/alyuvarlar-eritrositler/">alyuvar</a>ların yapılmasını engelleyen radyoaktif <a href="http://www.saglik.im/fosfor/">fosfor</a> vermektir.</p>
<p><img class="size-medium wp-image-9101 alignleft" title="polisitemi" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/10/polisitemi-300x227.jpg" alt="polisitemi" width="300" height="227" /><br />
<a href="http://www.saglik.im/polisitemi/">Polistemi</a> bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">doğum hastalığı</a> değildir, sonradan meydana gelir ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kemik-hastaliklari/">kemik hastalıkları</a>ndan biridir. Bütün <a href="http://www.saglik.im/kan-hucreleri/">kan hücreleri</a>nde (<a href="http://www.saglik.im/alyuvarlar-eritrositler/">eritrosit</a>, lökosit, trombosit) aşırı bir üretim olur. Çok ender görülen bir hastalıktır, çoğunlukla erkeklerde ortaya çıkar ve kırk yaşın altında ender gözlenir. Sebebi tam olarak belli değildir.</p>
<p>Polistemi yavaş yavaş gelişim gösterir, çoğunlukla 50-60 yaşlarından sonra akut myelojenik <a href="http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/">lösemi</a>ye zemin hazırlayabilir. Kanın yoğunlaşmasındaki yükseliş (akışkanlığının azalması) ve trombositlerin sayısında oluşan artış bir inme ya da kalp krizilerine sebebiyet verebilir. Bazı hastalarda trombositlerin <a href="http://www.saglik.im/pihtilasma/">pıhtılaşma</a> yetenekleri azaldığından, <a href="http://www.saglik.im/kanamalar/">kanamalar</a> görülebilir. Riskli gruplar tam olarak belli olmamakla birlikte, yahudilerde daha sık meydana geldiği görülmüştür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/polisitemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Düşük Tansiyon</title>
		<link>http://www.saglik.im/tansiyon-dusuk-tansiyon/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/tansiyon-dusuk-tansiyon/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2009 23:24:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gokhan33</dc:creator>
				<category><![CDATA[Damar Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Tansiyon Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=524</guid>
		<description><![CDATA[TANSİYON (DÜŞÜK TANSİYON) Orta yaşlı ve sağlıklı bir kişide kan basıncı 130/80 mmHg (mm cıva basın­cı) arasındadır. Kalbin kasılarak kanı damarlara pompaladığı andaki (sistol) basınç büyük ya da sistolik kan basıncı, vücuttan dönen kanın kalbe dolduğu andaki (diyastol) basmç ise küçük ya da diyastolik kan basmcı olarak adlandırı­lır. Diyastol anında kan çoktan küçük çevrel (periferik) [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-decoration: underline;"><strong><span style="color: #ff0000;">TANSİYON (DÜŞÜK TANSİYON)</span></strong></span><br />
Orta yaşlı ve <a title="Sağlık" href="http://www.saglik.im">sağlık</a>lı bir kişide <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> basıncı 130/80 mmHg (mm cıva basın­cı) arasındadır. Kalbin kasılarak kanı damarlara pompaladığı andaki (sistol) basınç büyük ya da sistolik kan basıncı, vücuttan dönen kanın kalbe dolduğu andaki (diyastol) basmç ise küçük ya da diyastolik kan basmcı olarak adlandırı­lır. Diyastol anında kan çoktan küçük çevrel (periferik) damarlara ulaşmıştır.<br />
Büyük <a href="http://www.saglik.im/tansiyon/">tansiyon</a> 100 mmHg’nin altı­na düştüğünde <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> tansiyondan (hi­potansiyon) söz edilir. <a title="Düşük tansiyon düşmesi" href="http://www.saglik.im/tansiyon-dusuk-tansiyon/">Düşük tansiyon</a>, kan dolaşımının, vücudun gereksinimi­ni karşılayamadığını gösterir. Hastada ani pozisyon değişikliklerine neden olan vücut hareketleri (hızla ayağa kalkma gibi) sonucunda dokulara, özel­likle beyne yeterli oksijen ulaşamaz. Oksijensizliğe son derece duyarlı olan beyin bu durumdan çok etkilenir.<br />
Dinlenme halinde büyük tansiyonu 100 mm’nin altında olanlarda dola­şım yetersizliği oJduğu söylenebilir<br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>BİRİNCİL (ESANSİYEL) HİPOTANSİYON</strong></span><br />
Bazı olgularda düşük tansiyon kişiyi ra­hatsız etmez ya da önemsiz yakınmala­ra yol açar. <a title="kan basıncı" href="http://www.saglik.im/kan-basinci-nedir/">Kan basıncı</a>nın normalin al­tında olduğu kabul edilse de kişi tü­müyle sağlıklıdır. Bazı olgularda ise tansiyonun düşük olduğu oldukça belir­gindir. Kanın damarlarda hareketini sağlayan güç çok hafiftir. Dokulara gi­den oksijen miktarının normalin altına düşmesi, Özellikle beyin dokusunu etki­leyerek düşük tansiyona özgü belirtile­rin ortaya çıkmasına neden olur. Hasta en çok, sağlıklı kişilerde de tansiyonun düşük olduğu sabahları rahatsızlık du­yar; kendini yorgun, isteksiz hisseder ve çok sık esner. En hafif <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> bile çok güç gelir ve olağanüstü bir çaba ge­rektirir. Kızarma ve terlemenin yanı sı­ra, şkktetli baş ağnsr, soğuğa, dayaıuk-<br />
sızlık ve <a href="http://www.saglik.im/solgunluk/">solgunluk</a> görülür.Ruhsal gerilim ishale ve sık idrara çıkmaya neden olur. Özel­likle yemeklerden son­ra dolaşımdaki ka­nın önemli bir bölümünün sindirim sisteminde göllenmesî sonucunda bey­ne giden oksijen miktarının azalması nedeniyle bastırılamayan bir uyku hali başlar. Aym nedenlerle bedensel güç harcamayı gerektiren durumlarda, ka­rım kaslarda toplanması beyni oksijen­siz bıraktığından uyku hali gözlenir.<br />
Her açıdan tümüyle sağlıklı olan in­sanlarda tansiyonun düşmesi nasıl açık­lanabilir? Bunun yapısal bir özellik ol­duğu ve doğuştan geldiği görüşü bir de­receye kadar doğrudur. Düşük tansiyon genellikle normal ya da uzun boylu, uzun kol ve bacaklı, zayıf ve <a href="http://www.saglik.im/kas/">kas</a> yapılan gelişmemiş kişilerde görülür. <a href="http://www.saglik.im/zayiflama/">Zayıflık</a> ve uzun boy gibi, düşük tansiyon da yapısal bir özellik olduğundan endişelenmek ge­reksizdir. Yapısal özellikler dışında tan­siyon düşmesine yol açan önemli bir et­ken <a href="http://www.saglik.im/bobrekustu-bezi/">böbreküstü bezi</a> dış kabuğundan (korteks) salgılanan ve kan basıncını dü­zenleyen hormonların yetersizliğidir; bu durumun düzeltilmesi için eksik olan iıuımuııfar üasıaya dışarıdan verilir.Otonom sinir sistemini etkileyerek damarların büzülmesini sağlayan ilaçlar kan basıncını yiiksplterelc rahatsızlığın giderilmesini sağlar. Bununla birlikte, otonom sinir sisteminin dengesinin ko­runması için düzenli ve sakin bir yaşam diyet önerilir. Mideye fazla yük bindir­memek için sık aralarla hafif Öğünler yemek gerekir.Sabah kahvaltısı ve öğle yemeğin­den sonra bir fincan koyu kahve, akşam yemeğinde de yatıştırıcı olarak bir bar­dak kırmızı şarap ya da bira içilebilir. Öğleden sonra bir saat dinlenmek de çok yararlı olabilir.<br />
Ayrıca, açık havada dolaşmak ve egzersiz yapmak da hastayı rahatlatır. Hafta sonları kent dışına çıkılmalı, kısa süreli de olsa gezilerle hava ve çevre değişikliği sağlanmalıdır.<br />
Düşük tansiyonlulara öncelikle yüz­me ve kayak, aynca, jimnastik, masaj, özellikle geceleri soğuk duş ve banyo, yüksek karbonik asit içeren kaplıca kür­leri ve güneş banyosu önerilir. Ayrıca bele takılan esnek bir kemer karındaki atardamarlara dışarıdan basınç yaparak genişlemelerini bir ölçüde engeller ve tansiyonun düşmesinin önüne geçer.</p>
<p><img class="size-medium wp-image-3428 alignleft" title="tansiyon1" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/12/tansiyon1.jpg" alt="" width="200" height="200" /></p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">ORTOSTATİK HİPOTANSİYON</span></strong><br />
İnsan vücudu, sürekli değişen dış koşul­lara karşı iç dengesini sabit tutmaya ça­lışır. Örneğin otururken ya da yatarken ayağa kalktığımızda vücuttaki kan yer­çekiminin etkisiyle ayaklara doğru ha­reket eder.<br />
Ayağa kalkınca kanın aşağı hücum etmesi ve vücudun üst yarısındaki kanın azalması <a href="http://www.saglik.im/tardamarlar/">atardamar</a> basıncının düşmesi­ne ve yerçekimi etkisiyle karım bacak­larda göllenmesiyle vücudun öteki bö­lümlerinin kansız kalmasına neden olur. Bu durumda vücudun üst yansının, özellikle beynin kansız kalmasını önle­yecek bir mekanizma devreye girer. Küçük damarlar büzülerek kanın yerçe­kimi nedeniyle aşağıda birikmesini ön­ler. Böylece ayağa kalkıldığında, kan bacaklarda göllenmek yerine vücudun dört bir yanma dağılmayı sürdürür. Atardamar basıncının, küçük tansiyon­da hafif bir artışla birlikte, normal de­ğerlerde tutulması ve dolaşımda denge­yi sağlamak için <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> atışları hızlanır. Bu önlem yetersiz kalırsa kişi ayağa kalkınca fenalaşır, rengi solar, terleme­ye başlar ve gözleri kararır. Beyindeki görme ğundan, göz kararması ilk ortaya çıkan belirtilerden biridir. Aynca baş dönme­si, halsizlik ve bazen <a href="http://www.saglik.im/yazi/bayilma/">bayılma</a> görülür.Bu belirtiler nasıl ortaya çıkar? Baş­lıca neden çevrel damarlann büzülmesindeki yetersizlik sonucunda tansiyo­nun düşmesiyle beyne yeterli kan gide-memesidir. Bu olay tehlikeli olmasa da önüne geçilemez. Düşük tansiyonlu ki­şiler yavaş hareketlerle ayağa kalkarak vücutlarına uyum sağlaması için yeterli zamanı vermelidir.<br />
Bayılan ya da bayılmak üzere olan hastayı başı ayaklanndan ve vücudun­dan daha aşağıya gelecek biçimde yatır­mak yeterlidir. Başın altına kesinlikle yastık konmamalıdır. Böylece hasta kı­sa sürede toparlanır ve beyne yeterince kan gitmeye başlayınca kendine gelir.Ortostatik hipotansiyonla birlikte görülen başka bir bozukluk da Shy-Drager sendromudur. Bu hastalarda or­tostatik hipotansiyon, idran tutamama, <a href="http://www.saglik.im/cinsel-iktidarsizlik/">cinsel iktidarsızlık</a> ve terlemeyle birlik­te görülür. Yapılan çalışmalar bu belir­tilerin görüldüğü hastalarda beyin sapı, bazal gangliyonlar (beyindeki dört önemli sinir düğümü) ve öbür merkez <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> yapılarında belirgin nöron kaybının olduğunu göstermiştir.Hastalık genellikle 5-7 yılda ilerle­yerek hastayı yatağa bağımlı kılabilir. Belirgin ortostatik hipotansiyonla bir­likte taşikardi (hızlı kalp atımı) yerine bradikardi (dakikada 60 atışın altma inen yavaş kalp atımı) gelişir. Bu hasta­larda da tedavi belirtilere yöneliktir.Bacaklarda kan göllenmesini önlemek için Özel çorapların kullanılması yararlı olabilir. Daha ilerlemiş ve dirençli ol­gularda tuz alımı ya da fludrohidrokor-tizon önerilir. Aynca amfitamin ve efedrin gibi ilaçlar da kullanılabilir.<br />
<span style="color: #ff0000;"><strong>SONUÇLAR</strong></span><br />
Buraya kadar birincil ve ortostatik dü­şük tansiyon incelendi. Her iki durum da tehlikeli sonuçlar doğurmayan yapı­sal bozukluklardan kaynaklanır ve bu kişiler tansiyonlan düşük olsa da sağ­lıklı kabul edilirler. Hatta, istatistikler tansiyonu düşük olanların, normal kişi­lerden daha uzun, tansiyonu yüksek olanlardan ise çok daha uzun yaşadığını göstermektedir. Tansiyonun düşük ol­ması damarlan daha az yıpratmakta, bu nedenıc orta ‘ yaşlarda <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp damar</a> sistemi ilgili kanama, beyin trombozu, <a href="http://www.saglik.im/miyokart-enfarktusu/">miyokart enfarktüsü</a> gibi <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> çok az ortaya çıkmaktadır.Doğal olarak, bu özellikler tansiyo­nu düşük olan herkes için geçerli değil­dir. Tansiyon düşüklüğü çoğu zaman başka bir hastalıkla “Örneğin <a title="kansızlık" href="http://www.saglik.im/kansizlik/">kansızlık</a>, <a title="tifo" href="http://www.saglik.im/tifo/">tifo</a>, <a title="difteri" href="http://www.saglik.im/difteri/">difteri</a>, <a title="zatüre, zatürre, zatürree" href="http://www.saglik.im/zaturree/">zatürre</a> gibi <a title="bulaşıcı hastalıklar" href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bulasici-hastaliklar/">bulaşıcı hastalıklar</a>, <a title="karaciğer hastalıkları" href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/karaciger-hastaliklari/">karaciğer hastalıkları</a>, <a title="böbrek üstü bezi böbreküstü bezi bezleri nedir" href="http://www.saglik.im/bobrekustu-bezi/">böbreküstü bezi</a> hastalıklan ve zehirlenmelerle birlikte ortaya çıkar, bu hastalığın tedavi edil­mesiyle ortadan kalkar. Böyle durum­larda düşük tansiyonun nedenleri, öne­mi ve gidişi değişken olabilir..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/tansiyon-dusuk-tansiyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>45</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hipertansiyon</title>
		<link>http://www.saglik.im/hipertansiyon/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/hipertansiyon/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2009 19:41:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Kan Ve Damar]]></category>
		<category><![CDATA[Patoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=1006</guid>
		<description><![CDATA[HİPERTANSİYON: Hipertansiyon (yüksek tansiyon), insan sağlığını ciddi fakat sinsi bir biçimde tehdit eden bir durumdur. Yüksek tansiyonun kendisi bir hastalık değil, vücutta gelişen bazı hastalıkların yarattığı sonuçlardan biridir. Ancak yüksek tansiyon geliştikten sonra kendisi de birçok hastalıkların başlıca nedenini oluşturmaktadır. Hipertansiyona halk arasında büyük bir sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, halkın % 10-15′inde hipertansiyon [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>HİPERTANSİYON</strong>:</p>
<p style="text-align: justify;">Hipertansiyon (yüksek tansiyon), insan sağlığını ciddi fakat sinsi bir biçimde tehdit eden bir durumdur. Yüksek tansiyonun kendisi bir hastalık değil, vücutta gelişen bazı hastalıkların yarattığı sonuçlardan biridir. Ancak yüksek <a href="http://www.saglik.im/tansiyon/">tansiyon</a> geliştikten sonra kendisi de birçok hastalıkların başlıca nedenini oluşturmaktadır. Hipertansiyona halk arasında büyük bir sıklıkla rastlanmaktadır. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, halkın % 10-15′inde <a href="http://www.saglik.im/hipertansiyon/">hipertansiyon</a> olduğu saptanmıştır. Bu oran son derece yüksek bir orandır. Hipertansiyon kesinlikle yaşam süresini kısaltmaktadır. Tansiyonun yüksekliğiyle yaşamın kısalması birbirine paralellik göstermektedir. Tedavi görmeyen bir hipertansiyon hastasının, hipertansiyonun yerleşmesinden sonra ümit edilen yaşam süresi 20 yıl kadardır. Ancak gerek  Brtansiyonu gerekse bunu yaratan asıl „ atalığı tedavi edilen kişiler, normal bir insanın yaşam süresine erişebilmektedirler. Bilindiği gibi kalbin kasılması (yani sistol) sırasında saptanan <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> basıncı değerine “Sistolik tansiyon” denilmektedir. Sistolik tansiyon halk arasında, “Büyük tansiyon” olarak bilinir. Kalbin diastol denilen gevşeme döneminde saptanan kan basıncı değerine ise “Diastolik basınç” denilmektedir. Diastolik basınç, halk arasında “Küçük tansiyon” olarak bilinmektedir. Tansiyon değerleri mm./cıva cinsinden,, ölçülür. Ölçüm sonucu bulunan değerlerden önce sistolojik olanı, sonra bir kesir çizgisi çizilerek diastolik olanı, daha sonra ise mm./cıva olduğu yazılır. Buna göre tansiyon değeri için 120/70 mm. /cıva yazıldığında, sistolik tansiyonun 120 mm./cıva, diastolik tansiyonun ise 70 mm./cıva olduğu anlaşılır. Erişkin bir insanın dinlenme anındaki kan basıncı, yani tansiyon değerleri 150/90 mm/cıvanın üstünde ise bu insanda tansiyon yüksekliğinin bulunduğu söylenir. Tansiyon yüksekliği, yalnız sistolik tansiyonu ya da yalnız diastolik tansiyonu ya da her ikisini içeriyor olabilir. Bunlar arasında en önemlisi diastolik tansiyonun yüksek oluşudur.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-10529" title="ta" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/04/ta.jpg" alt="" width="225" height="225" /></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer tansiyon yüksekliği 200/140 mm/cıva düzeyine ve daha yukarısına erişmişse, bu duruma “Malin hipertansiyon” denilmektedir. Hipertansiyon vakalarının yaklaşık % 90′mın nedeni bilinmemektedir.Bu tip hipertansiyonlara-”Primer hipertansiyon” ya da “Esansiyelhiper-. tansiyon” denilmektedir. Geri kalan % 10 hipertansiyon vakasının ise nedeni bilinmektedir. Bu tip hipertansiyon vakalarına ise “Sekonder hipertansiyon” denilmektedir. Hipertansiyonun belirtileri, tamamen bu durumun damarlar ve organlarda neden olduğu bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Yüksek tansiyon özellikle damarları etkilemekte ve bunlarda artcrioloskleroz ve atheroskleroza neden olmak-liidır. Damarları bozulan organlar ise normal işlevlerini yerine getirememektedirler. Bu ise hastalarda, yüksek tansiyonun hazırlayıcı etken olarak rol oynadığı belirtilere yol açmaktadır. Hipertansiyonun en sık ve ciddi olarak etkilediği organların başında, kalp, beyin ve gözler gelmektedir. Bu organların etkilenmesiyle, hipertansiyonu düşündürecek olan diğer belirtiler ortaya çıkmaktadır. Hipertansiyonun hiçbir belirtisi yalnız kendisine özgü değildir. Hipertansiyonun belirtilerini, etkilemiş olduğu organa göre ayrı ayrı ele almayı uygun buluyoruz. (Tansiyon ile ilgili tamamlayıcı temel bilgileri, bu bölümdeki “Tansiyon” adlı başlıkta bulabilirsiniz).</p>
<p style="text-align: justify;">Kan basıncının 90/140 mm cıva basıncının üzerine çıkmasıdır. Esansiyel hipertansiyon en sık görülen türdür; şişman, içine kapanık ve büyük kentlerde yaşayanlarda sıktır. Böbrek, sinir sistemi, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp ve damar</a> hastalıklarında, gebelikte ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">hormon</a> dengesizliklerinde hipertansiyon görülebilir. Hipertansiyon <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> ve damarları etkileyerek ölüme yol açar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>HİPERTANSİYON BELİRTİLERİ:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hipertansiyonun belirtileri, yüksek tansiyonun bozmuş olduğu <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">damar</a> ve organlardan kaynaklanmaktadır. <a title="hipertansiyon, hipertansiyon nedir, hipertansiyon tedavisi belirtileri nedenleri" href="http://www.saglik.im/hipertansiyon/">Hipertansiyon</a> özellikle kalbi, beyni, gözün <a href="http://www.saglik.im/retina/">retina</a> tabakasındaki damarları ve böbrekleri etkilemektedir. Yüksek tansiyonun değişik belirtileri, bu organların bozulan işlevleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu belirtilerin çıkmasıyla hipertansiyonun teşhis edilmesi belli bir gecikmeyi de yansıtmaktadır. Beynin e İkilenme siyle ortaya çıkan belirti ve özellikleri şöyle verebiliriz; Hastalar sabah uyandıklarında özellikle kafanın arka (oksipital) tarafında bir <a href="http://www.saglik.im/bas-agrisi/">baş ağrısı</a> duyarlar. Bu baş ağrısı günün ortalarına doğru hafifleyerek kaybolur. Ancak oksipital bölgedeki “sabah baş ağrısı” kural değildir. Baş ağrısı günün herhangi bir saatinde ve başın herhangi bir bölgesinde de ortaya çıkabilir. Hastalar baş dönmesinden de yakınırlar. Bu belirti oldukça sık görülür. Bir diğer belirti ise <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">kulak</a> çınlamasıdır. Beyin kanamaları, felçler, hafıza bozuklukları, <a href="http://www.saglik.im/yazi/kisilik/">kişilik</a> değişiklikleri de yüksek tansiyonun beyin yoluyla kendini ortaya koyduğu belirtilerdendir. <a href="http://www.saglik.im/tansiyon-yuksek-tansiyon/">Yüksek tansiyon</a> nedeni ile gözün retina tabakasındaki atardamarlarda daralmalar ve <a href="http://www.saglik.im/kanamalar/">kanamalar</a> görülebilir. Ağır vakalarda “Papilla” ödemi gelişir. Gözdeki bu değişiklikler görme bozuklukları ve hatta körlüğe bile neden olabilir. <a href="http://www.saglik.im/tansiyon/">Tansiyon</a>un yüksek oluşu kalbin iş yükünü çoğaltır. <a href="http://www.saglik.im/kalp-kasi/">Kalp kası</a> artan bu iş yükünü karşılayabilmek amacıyla önceleri büyür (hipertrofi] ancak büyümüş olan kalp, bir süre sonra kendisini bırakır ve genişler (dilatasyon). Kalp artık eskisi kadar güçlü kasılamaz, böylece <a href="http://www.saglik.im/kalp-yetmezligi/">kalp yetmezliği</a> belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Kalp kasının büyümesi, kalbin oksijen gereksinimini artırır. Buna karşılık, kalbin koroner damarları artmış olan bu gereksinime yanıt verebilecek duruma gelemezler. Hele yüksek tansiyon nedeni ile koroner damarlarında athe-rosklerotik değişikliklerde gelişmişse, bunun sonucu olarak koroner kan dolaşımı ileri derecede bozulur ve kalpte iskemik belirtiler ortaya çıkar. Nefes darlığı, angina pektoris, çarpıntı, <a href="http://www.saglik.im/oksuruk/">öksürük</a> gibi belirtiler kalp yetmezliği ve iskeminin yerleşmiş olduğunu gösteren belirtilerdir (kalp yetmezliği ve angina pektoris başlıklarına bakınız].</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek tansiyon nedeni ile <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> damarlarında arteriolosklerotik değişiklikler geliştiğinde, <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrekler</a> yeterince kanlanamazlar. Bunun sonucu olarak da bu organların işlevi olan kanın süzülmesi işlemi aksar. Bu durum <a href="http://www.saglik.im/tansiyon-yuksek-tansiyon/">tansiyon yükselmesi</a>ne yol açar. Hastaların idrarlarında bir miktar <a href="http://www.saglik.im/protein/">protein</a> ve alyuvarlara rastlanır. İlerlemiş vakalarda <a href="http://www.saglik.im/kronik-bobrek-yetmezligi-ve-vucutta-degisen-dengeler/">böbrek yetmezliği</a>ne ait belirtiler ortaya çıkar. <a href="http://www.saglik.im/burun/">Burun</a> kanaması, fazla terleme, çok <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> içme, çok idrara çıkma, halsizlik gibi belirtiler yüksek tansiyonu yaratan nedene bağlı olarak ortaya çıkan diğer belirtilerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>HİPERTANSİYON GELECEĞİNİ OLUMSUZ ETKİLEYEN ETKENLER</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1) Erkek olmak</p>
<p style="text-align: justify;">2) Hipertansiyonun genç yaşta başlaması</p>
<p style="text-align: justify;">3) Diastolik basıncın sürekli olarak 115 mm./cıvanın üstünde olması</p>
<p style="text-align: justify;">4) Kalbin büyümüş olması</p>
<p style="text-align: justify;">5) <a href="http://www.saglik.im/kalp-yetmezligi/">Kalp yetmezliği</a>nin gelişmiş olması</p>
<p style="text-align: justify;">6) Kalpte iskemik bozuklukların gelişmiş olması</p>
<p style="text-align: justify;">7) Böbrek işlevlerinin bozulmuş olması 8} Beyin damarları ve beyin bozukluklarının gelişmiş olması</p>
<p style="text-align: justify;">9)  Gözün retina tabakasında damarsal bozuklukların yerleşmiş olması</p>
<p style="text-align: justify;">10) Göz papillasının ödemli olması (papilla ödemi)</p>
<p style="text-align: justify;">kanlanma eksikliğidir. Bir dokuya gelen kanın yetersiz oluşu, o bölgede oksijen eksikliğine, besleyici maddelerin eksilmesine ve hücrelerdeki <a href="http://www.saglik.im/metabolizma/">metabolizma</a> artıklarının dokuda birikmesine neden olmaktadır. îskeminin neden olduğu bu üç olay, sonuç olarak jskemik bölgedeki hücrelerin ve dolayısıyla dokunun normal işlevlerini yerine getirmesine engel olmakta, daha ağır ve uzun süren iskemilerde ise hücrelerin ölmesine neden olmaktadır, <a href="http://www.saglik.im/iskemi/">iskemi</a> nedeni ile herhangi bir dokuda hücrelerin ölmesine, yani dokunun nekroza uğramasına. “İnfarkt” denilmektedir. Kalpte gelişen infarktüse ise “Miyokard infarktüsü” adı verilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İskemi,dokuya gelen kan miktarının azalması sonucu gelişebileceği gibi, yeterli miktarda gelen kanın özellikle oksijen yönünden yeterince zengin olmamasıyla da ortaya çıkabilir. Dokuya gelen kanın miktarı ile kalitesinin yeterli olmasına karşın, dokunun artmış olan oksijen ve kan gereksiniminin yeterince karşılanamaması da iskemik bir tablonun doğmasına yol açabilir. Görüldüğü gibi, iskemi olayı, bir yerde dokunun kan ve oksijen gereksinimiyle dokuya gelmekte olan kanın miktarı ve özellikle oksijen bakımından kalitesi arasındaki dengeye bağhdır. Diğer bir anlatımla iskemi, dokularla kan arasında kurulmuş bir “istenim, sunum” (arz talep) dengesidir. İskemik kalp hastalıkları, kalp kasnını oksijen gereksinimi ile kalbin koroner damarlarının bu gereksinime yanıt vermesi arasındaki olumsuz dengeden kaynaklanmaktadır. Bu olumsuz denge, çeşitli nedenlerden kaynaklanabilmektedir. Bunların başında kalbin koroner damarlarının atheroskleroza bağh olarak daralmaları gelmektedir. Daha az sıklıkla rastlanan diğer iskemi nedenleri ise şunlardır: Koroner damarlarının kan pıhtısıyla tıkanmaları, koroner damarların spazmı, koroner damarların aortadaki deliklerinin daralması, koroner damarlardan birinin ya da ikisinin, doğumsal bir anormallik olarak aorta yerine, trunkus pulmonalisten doğması, kalp kasının büyüyerek kan ve oksijene olan gereksiniminin artması, anemi (kansızlık) sonucu kanın yeterince oksijen taşıyamaması, tansiyon <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> olması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>HİPERTANSİYON YARATAN ETKENLER:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çeşitli <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> ve hastalık dışı bazı özel durumlar tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Bunlardan bazıları yalnız sistolik tansiyonun yükselmesine neden olurken, bazıları da hem sistolik hem de diastolik tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Tabloda tansiyon yüksekliğine yol açan etkenler kısaca belirtilmiştir. Bu etkenlerden bazıları bu bölüm içinde incelenecektir. Bazıları ise ayrı başlıklar halinde ele almaç aktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnız sistolik tansiyonun yüksek oluşu, damar ve organlar için ciddi tehlikeler yaratmaz. Primer aldosteronizmde, salgılanmakta olan aldostero-nun etkisiyle hastanın vücudunda tuz ve su birikirken, böbreklerden fazla miktarda <a href="http://www.saglik.im/potasyum-2/">potasyum</a> kaybedilir ve kanın potasyum miktarı düşer (hipokalemi). Primer aldosteronizm konusu ansi-lopedinin “Hormonlar bilimi” bölümünde anlatılmıştır. Feokromositomada salgılanmakta olan katekolaminler, damarlar üzerine etki ederek tansiyon yükseldiğine neden olmaktadırlar. Den ğum kontrol hapları da bazı kadınlarda hipertansiyona neden olmaktadır. Bunun nedeni <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">doğum</a> kontrol haplarında bulunan <a href="http://www.saglik.im/ostrojenler/">östrojen</a> hormonunun ” Aniiotensinojen” denilen hormonun yapımını artırmasıdır. Bilindiği gibi anjiotensüıojen, . böbreklerden salgılanan ve “Renin” adını alan bir hormonun etkisiyle, “Anjiotensin” denilen maddeye dönüşmektedir. Anjiotensin ise böbreküstü bezinden (sürrenal) aldosteron salgılanmasına damarların büzülmesine ve <a href="http://www.saglik.im/katekolamin-nedir/">katekolamin</a> denilen bazı sinir hormonlarının salgılanmasına neden olarak, tansiyonu yükseltir. Doğum kontrol haplarına bağlı olarak hipertansiyon gelişen kadınlarda bu hapların kullanımma hiç değilse 6 ay ara verilip, hipertansiyonu yaratabilecek olan başka nedenlerin varolup olmadığı araştırılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>HEM SİSTOLİK HEM DİASTOLİK HİPERTANSİYON NEDENLERİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1) Primerhipertansiyon (Esansiyel hipertansiyon): bütün hipertansiyon vakalarının %90′nım oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Kronik pivelonef rit böbrek dokusunun ve böbrek helvisinin müzmin iltihabı)</p>
<p style="text-align: justify;">3)  ReDovasküler nedenler (böbrek atardamarlarının çeşitli nedenlere bağlı olarak daralmaları ya da tıkanmaları)</p>
<p style="text-align: justify;">4) Glomerülonefrit [böbrek glomerüllerinin iltihaplanması)</p>
<p style="text-align: justify;">5) Polikistik böbrek (böbreklerde kistlerin bulunması)</p>
<p style="text-align: justify;">6)  Feokromositoma (sürrenal medulladan kaynaklanan ve katekolaminler salgılayan bir tömür)</p>
<p style="text-align: justify;">7) <a href="http://www.saglik.im/akromegali/">Akromegali</a> (büyüme hormonunun aşırı salgılanması}</p>
<p style="text-align: justify;">8  ) <a href="http://www.saglik.im/cushing-sendromu/">Cushing sendromu</a> (sürrenal korteksten kortizol hormonunun aşırı salgılanması)</p>
<p style="text-align: justify;">9)  Primer aldosteronizm (Conn sendromu): Sürrenal kor-tekste aldosteron salgılayan bir tümörün bulunması</p>
<p style="text-align: justify;">10)  <a href="http://www.saglik.im/aorta-koarktasyonu/">Aorta koarktasyonu</a> (Aorta kavisinde doğumsal olarak darlık olması)</p>
<p style="text-align: justify;">11) Sinir sistemini ilgilendiren çeşitli hastalıklar</p>
<p style="text-align: justify;">12) Eklampsi</p>
<p style="text-align: justify;">13) Doğum kontrol hapları</p>
<p style="text-align: justify;">ikincisi ise böbreğin esas dokusunu (parenkim} ilgilendiren hastalıklardır. Böbrek damarlarındaki bozukluk ve hastalıklardan kaynaklanan hipertansiyonlara "Renovasküler hipertansiyonlar" denilmektedir. Böbreğin 'esas (parenkim) dokusundan kaynaklananlara ise "Böbrek parenkim hipertansiyonları" denilmektedir. Renovasküler hipertansiyon vakalarında, böbreğin atardamarlarından bir ya da birkaçında gelişmiş olan atheroskleroz ya da böbrek damarları komşu bir dokudan kaynaklanan bir tümörün baskısı sonucu daralabilir. Bu gibi durumlarda, böbrek dokusuna yeterli basınçta ve yeterli miktarda kan gidemez. Bu durumda böbreklerden "Renin" denilen hormon salgılanır. Renin hormonu anjiotensinojen-anjiotensin -aldosteron zinciri üzerinden hipertansiyona yol açar.</p>
<p style="text-align: justify;">Böbrek parenkim hipertansiyonları ise çeşitli hastalıkların böbreklerin esas dokusunu bozmaları sonucu gelişirler. Bu hastalıklara örnek olarak "Glomerülonefrif'leri, "Piyelonefrifi, "Polikistik böbreği" gösterebiliriz. Böbreklerin esas dokusunun bozulmasıyla, bu organların kanı süzme işlevlerinde aksaklıklar gelişir. Bunların içinde hipertansiyon yönünden en önemli olanların başında, vücuttaki fazla tuz ve suyun böbreklerden atılamayıp vücutta ve kanda birikmesi gelir. Bu birikim ise tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Böbreklerin esas dokusunda bozukluk "Bradikinin" ve "Prostag-landin" adlı iki maddenin azalmasına neden olmaktadır .Sözüedilen bu iki maddenin böbrekler tarafından da üretildiği düşünülmektedir. Böbrek esas dokusunun zedelenmesi sonucu bu maddelerin azaldığı düşünülmektedir. Gerek bradikinin gerekse de prostaglandin damarlar üzerine genişletici etkiye sahiptirler. Bu maddelerin azalmasıyla damarların genişlemesinde de bir azalmanın gelişeceği ve buna bağlı olarak da tansiyonun yükseldiği düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>HİPERTANSİYONUN TEDAVİ İLKELERİ:</strong></p>
<div><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="339" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowScriptAccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.dailymotion.com/swf/x918hw" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="339" src="http://www.dailymotion.com/swf/x918hw" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<p style="text-align: justify;">Yüksek tansiyon kesinlikle tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Tedaviye başlamadan önce, yüksek tansiyonun hangi tipte olduğu ortaya konulmalıdır. Başlıca üç tedavi yöntemi<br />
vardır. Bunlar "İlaç tedavisi", "Cerrahi tedavi" ve Alışkanlıkların düzenlenmesi"dir. Yüksek tansiyonun tedavisinde kullanılmakta olan çeşitli ilaçlar vardır. Bu ilaçlar değişik yollardan çleğişik etkiler oluşturarak, tansiyonun ' düşmesine yardım etmektedirler. Bu ilaçların etki yerleri ve etki biçimleriyle ilgili bilgiler, bu bölümün sonunda yer alan "Kalp hastalıklarında kullanılan ilaçlar" adlı başlıkta verilmektedir. Sekonder hipertansiyon vakalarının bazılarında ise daha Önce belirttiğimiz çeşitli <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> ve böbrek damarları tıkanmaları sorumlu olmaktadır. Bu gibi tümörlerin cerrahi olarak çıkartılmasıyla, hipertansiyon tedavi edilebilmektedir. Böbrek damarları ileri derecede yaygın olarak bozulmuş vakalarda, böbrekte artık iyileşemeyecek bozukluklar gelişeceğinden, etkilenmiş olan o böbreğin çıkartılmasıyla hipertansiyon vakalarının tedavisi mümkün olmaktadır. Böbreğin büyük bir damarı tıkandığında ve böbrek dokusu da fazla bozulmadığında, damarın tıkanmış olan noktasının ön ve arka bölgeleri arasında başka bir damar aracılığı ile bir köprü kurularak, tıkanık bölge bir yan yol ile aşılmış olunur. Bu tip ameliyatlara "Baypas" ameliyatları denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hipertansiyonlu hastaların <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> kullanmalarına karşın, günlük tuz alımlarını azaltmaları, fazla kilolarını da .atmaları gerekmektedir. Diğer yandan bu kişilerin kesinlikle sigara alışkanlığından vaz geçmeleri gerekmektedir. Daha sakin bir yaşamıyeğlemeleri ise kuşkusuz sağlıkları açısından önemlidir. Düzenli olarak yapılan spor çalışmaları ise kesinlikle kan basıncının düşmesine yardım etmektedir. Ancak kişinin seçeceği sporun gerek cinsi gerekse de ağırlığı, kişinin kalbinin karşılayabileceği düzeyde olması gerekmektedir. Yürüyüşler, hafif koşular, yüzme ülkemizinkoşuilarmdakolayca gerçekleştirilebilecek olan spor çalışmalarıdır. Yüksek tansiyon vakaları gerektiği gibi tedavi edildiklerinde, normal yaşam süresini kısaltmamaktadır. Tedavi edilmeyen vakalar ise en fazla 20 yıl içinde kaybedilmektedir. Bazı etkenler yüksek tansiyonlu hastanın geleceğini olumsuz yönde etkilemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ESANSİYEL HİPERTANSİYON (PRİMER HİPERTANSİYON): </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hipertansiyon vakalarının % 90'ını esansiyel hipertansiyon oluşturmaktadır. Günümüzün tıbbi olanakları, bu vakaların altında yatan hazırlayıcı nedeni henüz ortaya koyabilmiş değildir. Ancak ailesel eğilimin önemli bir etken olduğu bilinmektedir. Kadınlar erkeklere oranla daha sık olarak primer hipertansiyona yakalanmaktadırlar. Esansiyel hipertansiyon sıklıkla 25-55 yaşları arasında başlamaktadır. İlk dönemlerde tansiyon yüksekliği tamamen yerleşmiş değildir. Fakat daha sonraları olay tamamen yerleşir .ve tansiyonun sürekli olarak yüksek olduğu saptanır. Primer hipertansiyon ancak damar ve organların çalışmalarını bozduğu zaman belirtiler oluşturmaya başlar. Bundan önce ise uzun süren bir sinsi dönem geçirir. Bu sinsi dönemde teşhise varılması, genellikle rastlantılara bağlıdır. Bu dönemde teşhis edilmiş olan primer hipertansiyon vakaları, kişinin sağlığının geleceği açısından büyük Önem taşımaktadır. Primer hipertansiyon teşhisine varılabilmesi için, sekonder hipertansiyonun kesinlikle saf dışı edilmesi gerekmektedir. Yani yüksek tansiyona neden olan hastalıklardan hiçbirinin o kişide bulunmadığı ortaya konulmalıdır. Primer hipertansiyonun klinik belirtileri yüksek tansiyondan etkilenmiş olan damar ve organların bozulmuş olan işlevlerinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>PORTAL HİPERTANSİYON: </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi sindirim kanalından emilen besin maddeleri, bu kanalın duvarında bulunan ince toplardamar-lardaki kana karışmaktadır. Bu damarlar daha sonra birbirleriyle birleşerek sonunda tek bir büyük toplardamara açılmaktadırlar. "Vena porta" denilen bu damar, sindirim kanalında emilen besin maddeleri yönünden zengin olan kanı karaciğere taşımaktadır. Karaciğere gelmekte olan kanın % 75'ini vena porta taşımaktadır. Geriye kalan u/o 25'lik bölüm ise karaciğer atardamarı İle gelmektedir. Karaciğere geien her iki kan,karaciğer hücreleri tarafından işlendikten sonra, "Vena hepatika" denilen <a href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplardamar</a> yoluyla vücudun en büyük iki toplardamarından biri olan "Vena kava inferior" denilen damara boşaltılmaktadır.<br />
Karaciğer dokusu içideki (herhangi bir nedene bağlı olarak) kan dolaşımı dirençle karşılaşacak olursa, "Vena porta" adlı toplardamar içindeki kan basıncı normalin üstüne çıkar. Bu basmç artışı ise vena porta damarını besleyen en küçük toplardamar birimlerine kadar yansır. Eğer bu damar birimlerine portal damar ağı ya da portal sistem diyecek olursak, şöyle bir kavram konuya basitlik kazandırabilir. Karaciğer iqindeki damarlarda kan akımına karşı bir direnç gelişecek olursa, bu damarlardaki ve portal damardaki kan basıncı yükselir. Bu basmç yükselmesi portal damar ağına da aynen yansır. Burada portal damar içindeki kan basıncının normal olduğunu belirtelim. Karaciğerde <a href="http://www.saglik.im/siroz/">siroz</a> geliştiğinde, dokunun içindeki nedbeleşme kan damarlarında normal kan akışını bozar, zorlaştırır, diğer yandan hasar görmüş olan karaciğer bölgelerinde de damarların sayısı da azalır. Her iki olay karaciğer içindeki kan dolaşımının dirençle karşılaşmasına ve buna bağlı olarak da portal damarda ve portal sistemde kan basıncı yükselmesine yol açar. Eğer vena portadaki kan basıncı 25-30 cm/su basıncını aşacak olursa, portal hipertansiyondan, yani portal damarda tansiyon (basınç) yüksekliğinden söz edilir. Vena portaya dalaktan da damar gelmektedir. Diğer yandan portal sistem, vücudun bazı bölgelerindeki diğer bazı toplardamarlarla da bağlantı kurmaktadırlar. Bu bağlantılar özellikle özofagusun son bölümünde, anusun hemoroid venalarında ve karaciğerin arkasında bulunan bazı toplardamarlarda görülmektedir. Portal damar sistemindeki basınç artışı, yukarıda değindiğimiz vücudun diğer toplardamarlarına da yansır. Bunun sonucu olarak da, yani portal damar sistemindeki basmç artışının yukarıda değindiğimiz toplardamarlara yansımasıyla, bu damarlarda genişlemelere ve varisleşmelere yol açmaktadır. Örneğin portal damar sistemindeki basınç artışı özofagusun son bölümündeki toplardamarlara yansımasıyla, özofagusda mukoza yüzeyinin altında <a href="http://www.saglik.im/varis/">varisler</a> oluşmaktadır. Bu varisler ise zaman zaman kanayabilmektedirler. Bu kanamalar hastanın yaşamını tehlikeye sokacak boyutlara varabilmektedir. Benzer varisler de rektumun "Hemoroid" toplardamar ağında gelişmektedir. Karaciğerin arkasındaki bazı <a href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplardamarlar</a> ise bir yandan portal damar sistemiyle bağlantı içindeyken, diğer yandan da karın Ön duvarındaki toplardamarlarla bağlantı içindedirler. Bu nedenle portal hipertansiyon karaciğerin arkasında bulunan toplardamarlar aracılığıyla karın ön duvarındaki toplardamarlara yansımaktadır. Bu durumda hastanın karın derisindeki toplardamarların genişleyip kıvrımlarını arttırıp, belirgin bir hale geldikleri görülür. Bu damarlar göbek deliğinden çevreye doğru ışınsal bir yayılma gösterirler. Üu görünüme "Kaput meduza" denilmektedir. Dalaktan gelen bir toplardamarın vena portaya birleştiğini belirtmiştik. Bu durumda portal sistemdeki kan basıncının artışı dalağa da yansıyacak ve bu organda kan göllenmesiyle büyümeye (splenomegali) yol açacaktır. Portal hipertansiyon geliştiğinde, <a href="http://www.saglik.im/karaciger-komasi/">karaciğer koması</a> gelişme riski de artmaktadır. Portal hipertansiyonda vena portadaki kan basıncının düşürülmesi için bu damar ile yakındaki bazı büyük toplardamarlar arasında cerrahi girişimlerle bağlantılar oluşturulmaktadır. Varislere karşı da cerrahi girişimler gerekebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MALİN HİPERTANSİYON: </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sistolik kan basıncının 200 mm./cıva, diastolik kan basıncının ise 140 mm/cıvanın üstünde olduğu vakalar için "Malin hipertansiyon" deyimi kullanılır. Kan basıncının çok yüksek değerlere ulaşmasından özellikle böbrekler, gözün retina tabakasındaki damarlar, beyin ve kalp etkilenmektedir. Böbrek atardamarlarında nekrozlar gelişmekte ve hasta süratle ağır bir böbrek yetmezliğine girmektedir. Malin hipertansiyon (ağır hipertansiyon] erkeklerde 40-50 yaşları arasında daha sık gelişmektedir. Kadınlarda ise bundan yaklaşık on yıl sonra ortaya çıkmaktadır. Malin hipertansiyonun belirtileri ve diğer yüksek tansiyon vakalarında olduğu gibi, etkilenmiş olan damar ve organlardan kaynaklanmaktadır. Ancak bu belirtiler daha hızlı ve ağır seyretmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tedavi görmeyen malin hipertansiyon vakalarının yaklaşık yarısı ilk 6 ay içinde kaybedilmektedir. Diğer yarısı ise ikinci altı ay içinde ölümle sonuçlanmaktadır. Vakaların yaklaşık % 70′i böbrek ve kalp bozuklukları nedeni ile kaybedilirken, % 20 vaka ise beyinde gelişen damarsal bozukluklardan kaybedilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>HİPERTANSİYONA BAĞLI BAŞ AĞRISI: </strong></p>
<p>Yüksek tansiyonun geliştiği hastalarda, damar hastalığının yerleşmeye başladığı dönemlerde tansiyondaki küçük oynamalar,baş ağrısına neden olmaktadır. Ağrı, başta bir ağırlık duygusu biçiminde olmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/hipertansiyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tümör</title>
		<link>http://www.saglik.im/tumor/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/tumor/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Aug 2008 08:58:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=2188</guid>
		<description><![CDATA[TÜMÖR: Amerika Birleşik Devletleri, ingiltere gibi Batı ülkelerinde yaşamakta olan her üç kişiden biri kansere yakalanmaktadır. Bu gibi Batı ü .kelerinde her altı kişiden biri ise kanser nedeniyle ölmektedir. Yukarıda belirttiğimiz bu korkunç denebilecek oranlar, yalnız Amerika Birleşik Devletleri’nde kanser araştırmaları için niçin bir milyar dolardan fazla para harcanmasının haklı nedenini ortaya koymaktadır. Ansiklopedinin bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TÜMÖR: Amerika Birleşik Devletleri, ingiltere gibi Batı ülkelerinde yaşamakta olan her üç kişiden biri kansere yakalanmaktadır. Bu gibi Batı ü .kelerinde her altı kişiden biri ise <a href="http://www.saglik.im/yazi/kanser/">kanser</a> nedeniyle ölmektedir. Yukarıda belirttiğimiz bu korkunç denebilecek oranlar, yalnız Amerika Birleşik Devletleri’nde kanser araştırmaları için niçin bir milyar dolardan fazla para harcanmasının haklı nedenini ortaya koymaktadır. Ansiklopedinin bu bölümünde <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> ve bunların bir bölümünü oluşturan kanserler konusunu ayrıntılı bir biçimde inceleyip tanıyacağız. Buradaki en önemli amacımız, bilinmezliğin yarattığı korku ve kuşkuyu yenmeye çalışmaktır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">Tümör</a> konusu henüz tüm yönleriyle bilinmemekle birlikte, bugünkü bilgilerimiz ışığında bile birçok tümörü etkili bir biçimde tedavi edebilmekteyiz. Çoğu yerde belirttiğimiz gibi tümörlerin tedavisinde en önemli öğe, erken<br />
teşhis ve tedavidir.</p>
<p>Bilindiği gibi <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> ve organları oluşturan hücreler, çeşitli nedenlerle haraplandıklarında ya da öldüklerinde organizma bunların yerine yeni hücreler koyar. Bunun için o bölgede gerekli hücreler fazladan bölünerek, eskilerinin aynısı yeniden yerine konmuş olur. Bazı durumlarda ise farklı hücreler oluşarak, nedbe dokusu gelişebilir. Her ne olursa olsun kayıp karşılandığında, c bölgede artık <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">hücre</a> çoğalması normal sınırlarına döner. Herhangi bilinen ya da bilinmeyen biı nedenle bir ya da birkaç hücre çeşidinin kontrolsüz ve amaçsız bir biçimde aşırı çoğalmasıyla oluşan fazlalık dokulara “Tümör” ya de “Neoplazm” denilmektedir. Bu sürece de “Neop-lazi”, yani “Yeni oluşum” denilmektedir. Neopla-zi anormal bir olaydır. Her tümör de biî neoplazidir. Neoplazi belli bir bölgede örneğin herhangi bir kasta gelişip orada kalabileceği gibi <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> kanserlerinde olduğu gibi belli bir dokudan kaynaklanıp tüm vücuda da yayılabilir. Tümörleri oluştukları hücrelerin <a href="http://www.saglik.im/farklilasma-ve-anaplazi/">farklılaşma</a> düzeylerine göre başlıca iki ana gruba ayırabiliriz. Bunlardan ilki “îyi huylu tümörler” diğer adıyla “Selim tümörleri” (benign tümörler), ikincisi ise “Kötü huylu tümörler” “Habis tümörler” (malign tümörlerjdir.</p>
<p>Epitel hücrelerinden kaynaklanan habis tümörlere “Kanser” denilmektedir. <a href="http://www.saglik.im/epitel/">Epitel</a> dışı hücrelerden kaynaklanan tümörlere ise “Sarkom” denilmektedir. Herhangi bir tümörün cerrahi ve/veya ışın ve/veya <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> tedavisiyle tedavi edilmesinden sonra, aynı bölgede yeniden ve aynı özelliklere sahip olarak yeniden gelişmesine “Nüks” denilmektedir. Herhangi bir tümörün, kaynaklandığı doku ve/veya bölgeden başka bir doku ve/veya bölgede de ortaya çıkması olayına ise “Metastaz” denilmektedir.</p>
<p>Bazı selim tümörler hücresel özellikleri bakımından iyi huylu olmakla birlikte, klinik özellikleri bakımından habis tümör özellikleri gösterebilir -ler. Burada tümör kavramını son olarak yeniden özetleyelim. Aşırı, gereksiz ve çevresi organizmayla uyum içinde olmayan (inkoordine), kendi başına buyruk (otonom) ve başlatıcı etkenin kalkmasından sonra süren, bir ya da birkaç hücre tipinin çoğalması sonucu gelişen kitle, bir tümördür.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Soru</strong></span></p>
<p><strong>Tümör en çok kimlerde ve kaç yaşlarında görülür?</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Cevap</strong></span><br />
<a href="http://www.saglik.im/feokromositom/">Feokromositom</a> her yaşta görülebilirse de, en çok çocuklukta, ergenlik ça­ğında ve 20-50 yaşlan arasında ortaya çıkar.<br />
îki cins arasında fark yoktur. Genç kadınlarda feokromositomun ilk belir­tileri genellikle <a href="http://www.saglik.im/yazi/gebelik/">gebelik</a> sırasında görülür.<br />
Bazı feokromositom olgulan ailesel niteliktedir. Bunlar genellikle sinir epitelinin geliştiği ektoderm kökenli öbür dokulardaki çeşitli hastalıklarla birlikte görülür. Bazen feokromositom iki yanlıdır ve kalsitonin üreten bir tiroİt tümörüyle birlikte bulunur. Kalsitonin kanda <a href="http://www.saglik.im/kalsiyum/">kalsiyum</a> düzeyinin düşmesine yol açan bir hormondur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/tumor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Multipl Mieloma</title>
		<link>http://www.saglik.im/multipl-mieloma/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/multipl-mieloma/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Aug 2008 08:57:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=2187</guid>
		<description><![CDATA[MULTİPL MİELOMA: Multipl mieloma, habis tümör hücresi özelliklerini kazanan plazmositlerin kemik iliğini sarmaları ve İmmün globin G (IgG), IgA, IgD, IgE tipinde anormal proteinler ya da Bence Jones proteinlerinin bu plazmositler tarafından aşırı ölçüde hazırlanmasıyla kendini gösteren bir hastalıktır. Hastahğın geç dönemlerinde plazmositlerin kemik iliğinden kemiğe doğru yayılmaları ve/vaya osteoklastiarın uyarıcı bir enzim Üretmeleri sonucu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>MULTİPL MİELOMA: Multipl mieloma, habis <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/" mce_href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> hücresi özelliklerini kazanan plazmositlerin <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/" mce_href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> iliğini sarmaları ve İmmün globin G (IgG), IgA, IgD, IgE tipinde anormal <a href="http://www.saglik.im/protein/" mce_href="http://www.saglik.im/protein/">proteinler</a> ya da Bence Jones proteinlerinin bu plazmositler tarafından aşırı ölçüde hazırlanmasıyla kendini gösteren bir hastalıktır. Hastahğın geç dönemlerinde plazmositlerin kemik iliğinden kemiğe doğru yayılmaları ve/vaya osteoklastiarın uyarıcı bir <a href="http://www.saglik.im/enzimler/" mce_href="http://www.saglik.im/enzimler/">enzim</a> Üretmeleri sonucu kemiklerde “Osteopo-roz” gelişmektedir. Osteoporozda kemiklerin yoğunluğu ve mekanik direnci azalmıştır. Bunun sonucu olarak kaburga ya da omur kemiklerinde kendiliğinden kırıklar gelişebilir. Kemiklerin plazmositlerin etkisiyle osteoporoza uğratılmaları sonucu hastalığın geç devrelerinde kandaki <a href="http://www.saglik.im/kalsiyum/" mce_href="http://www.saglik.im/kalsiyum/">kalsiyum</a> miktarında bir artış saptanabilir (hiperkalsemi).</p>
<p>Multipl mieloma daha çok 50-70 yaşları arasında görülür. Erkeklerde daha sıktır. Hastahğın en erken belirtisi genellikle kemik ağrılarıdır. Kemik ağrısı daha çok belde ya da kaburgalarda ortaya çıkar. Hastalarda infeksiyonlara karşı direnç azalmıştır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/" mce_href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">Solunum</a> yolları ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bobrekler-ve-idrar-yollari-hastaliklari/" mce_href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bobrekler-ve-idrar-yollari-hastaliklari/">idrar yolları</a> infeksiyonları yineleyici özelliktedir. Kemik iliğinin plazmositlerle kaplanması sonucu anemi, lökopeni ve trombositöpeni gelişebilir. Trombosi-topeni kanama eğilimini artırır. Habis tümör hücresi özelliklerini kazanan plazmositlerin hazırladıkları anormal proteinler, <a href="http://www.saglik.im/pihtilasma/" mce_href="http://www.saglik.im/pihtilasma/">pıhtılaşma</a> fak-törleriyle birleşerek onları görevlerinden alıko-yarlar. Bu durum kanama eğiliminin artmasını sağlayan bir başka etken olarak ortaya çıkar. Diş etleri, burun, sindirim kanah ve idrar yollan kanamaları gelişebilir. Hastalarda soğuğa karşı aşırı bir duyarlık gelişir. Hastalık sırasında birtakım <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/" mce_href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> bozuklukları da gelişebilmektedir. Hastalığın tedavisinde melfaian, pred-nizon gibi ilaçlarla . ışın tedavisinden yararlanılmaktadır. Bunlara ek olarak hastanın yeterli bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/" mce_href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> rejimine alınması, kemik ağrıları için <a href="http://www.saglik.im/agri/" mce_href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> kesiciler, infeksiyonlara karşı etkin bir <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/" mce_href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotik</a> tedavisi uygulanır. Yeterli beslenme, hastaya bol sıvı verilmesi, <a href="http://www.saglik.im/hareket/" mce_href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> yapması ve kortizollü ilaçlar, kemiklerdeki osteoporozu azaltır/geciktirir ve kandaki kalsiyum fazlalığını düşürür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/multipl-mieloma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Henoch-Schönlein Sendromu</title>
		<link>http://www.saglik.im/henoch-schonlein-sendromu/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/henoch-schonlein-sendromu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Aug 2008 08:56:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=2185</guid>
		<description><![CDATA[HENOCH-SCHÖNLEİN SENDROMU: Anafilaktoid purpura olarak da bilinen bu durum, romotizmal ateş ya da akut glomerülonefrit sırasında ortaya çıkan bir aşırı duyarlık reaksiyonu olarak ele alınmaktadır. Henoch-So hönlein sendromu daha çok çocuklarda ortaya çıkar ve sıklıkla streptokok bakterilerinin neden olduğu bir boğaz ağrısından 1-3 hafta sonra gelişir. Kılcal ve küçük damarlarda akut bir iltihap gelişmektedir. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>HENOCH-SCHÖNLEİN SENDROMU: Anafilaktoid purpura olarak da bilinen bu durum, romotizmal <a href="http://www.saglik.im/ates/">ateş</a> ya da akut glomerülonefrit sırasında ortaya çıkan bir aşırı duyarlık reaksiyonu olarak ele alınmaktadır. Henoch-So hönlein sendromu daha çok çocuklarda ortaya çıkar ve sıklıkla streptokok bakterilerinin neden olduğu bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">boğaz</a> ağrısından 1-3 hafta sonra gelişir. Kılcal ve küçük damarlarda akut bir iltihap gelişmektedir. Bu sırada damarların geçirgenliği ve <a href="http://www.saglik.im/dokular/">dokular</a> arasına kanama eğilimi artmaktadır. Kolların dış yüzünde, bacaklarda ve kalçalar üzerinde kaşıntılı, kızarık deri döküntüleri olur. Birçok eklemde <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> (poliartralji) ve iltihap (poliartrit) gelişebilir. Karında batar biçimde şiddetli ağrılar gelişebilir. Hematüri [idrarda <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> çıkması), albüminüri (idrarda albümin bulunması], <a href="http://www.saglik.im/hipertansiyon/">hipertansiyon</a> ve <a href="http://www.saglik.im/odem/">ödem</a> gelişebilir. Hastalarda yaygın bir glomerülonefrit saptanabilir. Vakaların çoğunluğu kendiliğinden iyileşmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/henoch-schonlein-sendromu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İdiopatik Trombositopenik Purpura (ITP)</title>
		<link>http://www.saglik.im/idiopatik-trombositopenik-purpura-itp/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/idiopatik-trombositopenik-purpura-itp/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Aug 2008 08:55:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=2184</guid>
		<description><![CDATA[İDİOPATİK TROMBOSİTOPENİK PURPURA (ITP): Bilindiği gibi normalde 100 mi. kanda 15000-400000 trombosit bulunur. 100 mi. kandaki trombosit sayısı lOOOOO’in altına düştüğünde, trombosit azlığından, yani “Trombositöpeni”den söz edilir. “İdiopatik trombositopeni purpura”da (ITP) herhangi bir dış etken saptanamadan trombosit 37-lığmm, yani trombositopenin geliştiği ve kanama eğiliminin arttığı görülür. ITP’de trombo-sitlere karşı “IgG” yapısında otoantikorlar saptanmıştır. Yani vücut [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İDİOPATİK TROMBOSİTOPENİK PURPURA (ITP): Bilindiği gibi normalde 100 mi. kanda 15000-400000 trombosit bulunur. 100 mi. kandaki trombosit sayısı lOOOOO’in altına düştüğünde, trombosit azlığından, yani “Trombositöpeni”den söz edilir.</p>
<p>“İdiopatik trombositopeni purpura”da (ITP) herhangi bir dış etken saptanamadan trombosit 37-lığmm, yani trombositopenin geliştiği ve kanama eğiliminin arttığı görülür. ITP’de trombo-sitlere karşı “IgG” yapısında otoantikorlar saptanmıştır. Yani vücut kendi trombositlerine karşı <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikorlar</a> üretmektedir. Trombositlere bağlanmış olan otoantikorlar bu hücrelerin <a href="http://www.saglik.im/dalak/">dalak</a> taralından tutulup parçalanmasına yol açarlar. Hastaların dalağı çıkarıldığında, aynı olay bu kez Hodgkin hastası karaciğerde sürdürülür.</p>
<p>ITP akut ya da kronik (müzmin) biçimde gelişebilir. Akut biçimi daha çok 2-6 yaş arası çocuklarda görülür. ITP’de <a href="http://www.saglik.im/kanamalar/">kanamalar</a> burun, beyin, deri içi, vagina, sindirim kanalı, idrar yolları, diş etleri ve menstürasyon kanamalarının (adet kanaması) Ölçü ve süre bakımından artması (menoraji) biçiminde kendisini gösterir. Hastalarda genellikle bu kanama odaklarından biri vardır. Beyin kanaması ölüme yol açabilir. ITP’li annelerden doğan çocuklarda geçici bir süre için ITP saptanır.</p>
<p>Hastalarda trombositopeni görülür. Kanama zamanı uzamıştır. Trombositlere karşı IgG yapısında antikorlar saptanır. Ağır kanamalar sonrasında anemi görülür. Hastalık çoğunlukla herhangi bir tedaviye gereksinim olmadan, birkaç yıl içinde kendiliğinden iyileşebilir. Trombosit öpeninin ve/veya kanamanın ciddi boyutlara ulaştığı olaylarda, hastanın ve hastalığın o hastadaki özelliklerine göre, kortizol tedavisi, dalağın çıkartüması(splenektomi), trombosit nakli gibi tedavi yöntemlerine başvurulabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/idiopatik-trombositopenik-purpura-itp/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hodgkin Hastalığı</title>
		<link>http://www.saglik.im/hodgkin-hastaligi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/hodgkin-hastaligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Aug 2008 08:54:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=2183</guid>
		<description><![CDATA[HODGKİN HASTALIĞI: Hodgkin hastalığı genellikle 20-40 yaşları arasındaki erkeklerde görülür. Daha az olara, da kadınlarda görülmektedir. Hastada genellikle boyun bölgesinde koltuk altında ve/veya kasık bölgeside yavaş, ama ilerleyici bir biçimde büyüyen lenf bezi ilk belirti olarak ortaya çıkar. Lenf bezi ellendiğinde, derialtında sert ve ağrısız bir kitle olarak hissedilir. Buna ek olarak, halsizlik, iştahsızlık, zayıflama, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>HODGKİN HASTALIĞI: <a href="http://www.saglik.im/hodgkin-hastaligi/">Hodgkin hastalığı</a> genellikle 20-40 yaşları arasındaki erkeklerde görülür. Daha az olara, da kadınlarda görülmektedir. Hastada genellikle boyun bölgesinde koltuk altında ve/veya kasık bölgeside yavaş, ama ilerleyici bir biçimde büyüyen <a href="http://www.saglik.im/lenf-bezleri/">lenf bezi</a> ilk belirti olarak ortaya çıkar. Lenf bezi ellendiğinde, derialtında sert ve ağrısız bir kitle olarak hissedilir. Buna ek olarak, halsizlik, iştahsızlık, zayıflama, terleme, ateş, bel ağrıları, <a href="http://www.saglik.im/karin-agrisi-2/">karın ağrıları</a> gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. <a href="http://www.saglik.im/lenf-bezleri/">Lenf bezleri</a> fazla büyüdüklerinde komşu sinirlere baskı yaparak ağrıya neden olabilirler. Büyüyen bir lenf bezi nefes borusu (trakea) üzerine baskı yaparak, nefes darlığı, öksürük, hırıltılı <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> gibi belirtilere neden olabilir, <a href="http://www.saglik.im/oksuruk/">öksürük</a> balgamsız, yani kuru ve inatçıdır. Özofagusa baskı yapan büyümüş bir lenf bezi, yutma güçlüğüne (disfaji) neden olabilir.</p>
<p>Lenf bezleri, akciğerlerdeki bronşlar üzerine baskı yapıp onları tıkayarak atelektaziye neden olabilirler. İştahsızlık, bulantı, kusma, <a href="http://www.saglik.im/kabizlik-kgnstipasyon/">kabızlık</a> -ishal gibi belirtiler de hastahğın sindirim kanalını tutmasından kaynaklanır. <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">Kemik</a> ağrıları, sarılık, xiuyu kusurları, <a href="http://www.saglik.im/kasinti/">kaşıntı</a> gibi belirtiler hastalığın kemik, karaciğer, <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> ve deriyi tutmasından kaynaklanabilirler.</p>
<p>Hodgkin hastalığında anemi, trombositlerin sayıca artması (trombositoz), Özellikle “Nötrofil” denilen alyuvarların artışına bağlı lökositoz ve çok az vakalarda da lenfosit azlığı (Lenfopeni) biçiminde bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> tablosu gelişmektedir. Hodgkin hastalığında, ışın ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> tedavisinden yararlanılmaktadır, îlaç tedavisinde kısaca MOPP olarak</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/hodgkin-hastaligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

