<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title> &#187; Hastalıklar</title>
	<atom:link href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.saglik.im</link>
	<description>Sağlık, Tıp, Estetik Tedavi Yöntemleri &#124; Sağlık&#039;ım Her şey Diyorsanız..!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 27 Aug 2011 02:08:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>Öksürük</title>
		<link>http://www.saglik.im/oksuruk/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/oksuruk/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Nov 2010 00:21:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Solunum Sistemi ve Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Tedavi Yöntemleri ve İncelemeler]]></category>
		<category><![CDATA[Balgam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=760</guid>
		<description><![CDATA[ÖKSÜRÜK Öksürük solunum yolu hastalıklarında en sık görülen belirtilerden biridir. Solunum yollarına giren yabancı cisimleri ya da içeride oluşan bronş salgısı, balgam, kan gibi patolojik maddeleri dışarı atmaya yönelik bir refleks biçiminde ortaya çıkar. Şiddetli bir soluk vermeyle birlikte gırtlağın kapanmasını sağlayan ses tellerinin kasılmasından oluşur. Göğüs kaslarının bu sıradaki ani kasılmasına karın kasları da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖKSÜRÜK</strong><br />
Öksürük <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> yolu hastalıklarında en sık görülen belirtilerden biridir. Solunum yollarına giren yabancı cisimleri ya da içeride oluşan bronş salgısı, balgam, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> gibi patolojik maddeleri dışarı atmaya yönelik bir <a href="http://www.saglik.im/refleksler/">refleks</a> biçiminde ortaya çıkar. Şiddetli bir soluk vermeyle birlikte gırtlağın kapanmasını sağlayan ses tellerinin kasılmasından oluşur. Göğüs kaslarının bu sıradaki ani kasılmasına karın kasları da eşlik eder. Soluk borusunun içindeki basıncın yükselmesi gırtlağı açılmaya zorlar ve zorlanan gırtlaktaki ses tellerinin titreşimi tipik <a href="http://www.saglik.im/oksuruk/">öksürük</a> sesinin çıkmasına yol açar.Öksürük solunum yollarının herhangi bir bölümünün uyarılmasıyla gelişen bir refleks değildir. Örneğin, akciğer hava keseciklerinin (alveol) duvarı uyarıldığında insan öksürmez. Öksürük öncelikle gırtlak, soluk borusu ve bronşların bir bölümünden kaynaklanır.<br />
Zatürree gibi bir akciğer hastalığında <a href="http://www.saglik.im/yazi/balgam/">balgam</a> bronşlara ulaşmadıkça öksürük görülmez. <a href="http://www.saglik.im/yazi/akciger-zari/">Akciğer zarı</a> (plevra) hastalıklarında, örneğin plöre-zideyse inatçı bir öksürük vardır. Solunum yollarında gerçek bir hastalık olmadan da histeri ve ruhsal gerginliğe bağlı, sinirsel öksürük görülebilir.Başlıca iki tip öksürük vardır:<br />
•<strong> Kuru öksürük</strong>: Öksürük sesi yalnızca ses tellerinin titreşimiyle oluşur. Hasta balgam çıkarmaz. Bu tip öksürük genellikle şu durumlarda görülür:</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-4464" title="oksuruk_husten" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/12/oksuruk_husten-300x215.jpg" alt="" width="300" height="215" /></p>
<p>1) Balgam oluşturmayan -gırtlak, soluk borusu ve bronş İltihaplarında;</p>
<p>2) <a href="http://www.saglik.im/plorezi/">plörezi</a> gibi akciğer zan hastalıklarında.<br />
Veremin başlangıç döneminde görülen “kesik öksürük” de bir tür kuru öksürüktür.</p>
<p>• Balgamlı öksürük: Ses tellerinin gerilmesiyle ortaya çıkan sese balgam parçacıklarının solunum yolları boyunca hareketiyle oluşan sesler de eklenir. Değişik miktarlarda da olsa balgam her zaman vardır, ama hastanın küçük çocuk, yaşlı vb olması gibi durumlarda öksürükle dışarı çıkarılamaz, yutularak mideye gider.Bir önceki bölümde açıklandığı gibi öksürüğün “kuru” ve “balgamlı” olmak üzere başlıca iki tipi vardır. Ama öksürük bunlardan başka bazı özel biçimlerde de ortaya çıkabilir. .</p>
<p>• Nöbet halinde öksürük: Derin ve gürültülü bir soluk almayla kesilen, arka arkaya şiddetli öksürüklerden oîuşur. Tipik olarak boğmacada görülür, ama bronş mukozasının zedelendiği durumlarda ya da solunum yollarına yabancı cisimler kaçtığında da ortaya çıkabilir.• Havlar gibi öksürük: Kuru, bazen hınitdıdır. Hastanın sesi kısıktır. Larenjit, <a href="http://www.saglik.im/difteri/">difteri</a> vb hastalıklara bağlı.ses telleri iltihabında, özellikle de küçük çocuklarda akut gırtlak-soluk borusu-bronş iltihabında görülür.• fki tonlu öksürük: Farklı tonlarda iki sesin birleşmesiyle ortaya çıkar. Seslerin biri gırtlakta ses telleri düzeyinde, öbürü daha aşağıda, soluk borusu ve bronşlarda oluşur.</p>
<p>• Kuru, kısık öksürük: Yüksek sesli bir öksürük değildir, ama çok rahatsızlık verir. Gırtlakta <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> ya da <a href="http://www.saglik.im/verem/">verem</a> gibi ses tellerinin ağır lezyonlarmda görülür.Bir önceki bölümde açıklandığı gibi öksürüğün “kuru” ve “balgamlı” olmak üzere başlıca iki tipi vardır. Ama öksürük bunlardan başka bazı özel biçimlerde de ortaya çıkabilir. . Nöbet halinde öksürük: Derin ve gürültülü bir soluk almayla kesilen, arka arkaya şiddetli öksürüklerden oluşur. Tipik olarak boğmacada görülür, ama bronş mukozasının zedelendiği durumlarda ya da solunum yollarına yabancı cisimler kaçtığında da ortaya çıkabilir.• Havlar gibi öksürük: Kuru, bazen hınitdıdır. Hastanın sesi kısıktır. Larenjit, difteri vb hastalıklara bağlı.ses telleri iltihabında, özellikle de küçük çocuklarda akut gırtlak-soluk borusu-bronş iltihabında görülür.• fki tonlu öksürük: Farklı tonlarda iki sesin birleşmesiyle ortaya çıkar. Seslerin biri gırtlakta ses telleri düzeyinde, öbürü daha aşağıda, soluk borusu ve bronşlarda oluşur.• Kuru, kısık öksürük: Yüksek sesli bir öksürük değildir, ama çok rahatsızlık verir. Gırtlakta tümör ya da verem gibi ses tellerinin ağır lezyonlarmda görülür</p>
<p>&#8220;<a title="öksürük nasıl geçer" href="http://www.saglik.im/oksuruk/"><span style="color: #ff0000;"><strong>Öksürük Nasıl Geçer</strong></span></a>&#8221;</p>
<p>Öksürüğün tedavisi bağlı olduğu hastalığa yönelik olmalıdır. Kuru öksürük, hava kirliliği veya sigara gibi tahriş nedenleri ortadan kaldırıldığı zaman çoğunlukla kesilir. Güzel bir havalandırma ve havanın nemlendirilmesiyle birlikte  öksürük büyük oranda azalır.<br />
Enfeksiyon kapılmış ise bu öksürük, antibiyotiklerle tedavi edilmelidir. Enfeksi­yonlardan kaynaklanan öksürükler, pisliklerin akciğerlerde birikmemesi için, kesilmeyip, tersine, desteklenir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/oksuruk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bademcik İltihabı</title>
		<link>http://www.saglik.im/bademcik-iltihabi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/bademcik-iltihabi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Oct 2010 07:58:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gokhan33</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bademcik Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Bademcik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=87</guid>
		<description><![CDATA[BADEMCİK İLTİHABI:Yutağın lenf dokusunun ve özellikle bademciklerin önemli bir savunma işle­vi vardır. Mikroplanıl yineleyen saldırı­larına tepki olarak ortaya çıkan iltihap­lanmalardan sonra bu doku aşın biçimde büyüyebilir ve kendi başına bütün vücut için bir iltihap odağı oluşturabilir. Bademcik iltihabı çocukluk evresin­de gerçek bir hastalık sayılmayacak ka­dar sıradanlaşan bir duruma dönüşebilir. Ama yol açabileceği komplikasyonlar nedeniyle önemsenmesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BADEMCİK İLTİHABI</strong>:Yutağın lenf dokusunun ve özellikle bademciklerin önemli bir savunma işle­vi vardır. Mikroplanıl yineleyen saldırı­larına tepki olarak ortaya çıkan iltihap­lanmalardan sonra bu <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> aşın biçimde büyüyebilir ve kendi başına bütün vücut için bir iltihap odağı oluşturabilir. <a title="bademcik iltihabı" href="http://www.saglik.im/bademcik-iltihabi/">Bademcik iltihabı</a> çocukluk evresin­de gerçek bir hastalık sayılmayacak ka­dar sıradanlaşan bir duruma dönüşebilir. Ama yol açabileceği komplikasyonlar nedeniyle önemsenmesi gerekir.Bademcik iltihabında yaşın büyük önemi vardır. Bu önem yalnızca cerrahi bakış açısından kaynaklanmaz. Erişkin evrede bademcik sorunu çok daha kar­maşıktır ve değişik çözümlere açıktır. Çocukta ise sorun oldukça basittir. Artık günümüzde bademcik ve adenoitlerin (geniz bademciği) alınması bir çocuk için kızamık ya da <a href="http://www.saglik.im/bogmaca/">boğmaca</a> geçirmek kadar önemsizleşmiştir. Bu girişim çok daha ağır sonuçlar doğuracak gelişmele­rin de kesin biçimde önlenmesini sağlar.</p>
<p><strong>BADEMCİKLERİN BÜYÜMESİ</strong><br />
Bademcikler çocuklarda, özellikle “len­fatik” denen yapıya sahip olanlarda ge­lişmeye yatkındır. Ağız <a href="http://www.saglik.im/yutak-farinks/">yutak</a> (badem­cikler) ve burun-yutakta (adenoitler) bu­lunan lenf dokusundaki bu gelişme ba­zen aşın olabilir. Büyüyen lenf dokusu öncelikle geliştiği boşlukta tıkanmaya yol açar. Aynca bu büyüme sonucu nezle tipi enfeksiyonlara yakalanma kolay­laşırken bu <a href="http://www.saglik.im/dokular/">dokular</a> anatomik yapıların­dan ötürü mikroplar için çok uygun bir yaşama ortamı oluştururlar.<br />
<strong>BELİRTİLERİ</strong><br />
Bademciklerin ve özellikle adenoitlerin büyümesi üst <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> yollannda (bu­run ve yutak) tıkanmaya yol açar. Çoğu zaman <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> kanalının yutağa bağlandı­ğı bölge (rinofarinks) tam olarak tıkanır ve çocuk sürekli ağızdan nefes almak zorunda kalır. Bu durumdaki çocuğun ağzı sürekli açıktır.<br />
Östaki borusunun tıkanması nede­niyle gelişen ortakulak iltihabından ötü­rü solunan havanın burun süzgecinden geçmeyişinden kaynaklanan <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">boğaz</a> ağrı­sı ve bronşite kadar bir dizi komplücas-yon görülür. Çocukta burnun kapalı ve yutak titreşiminin yetersiz olması nede­niyle ses de değişir ve “genizden konuş­ma” başlar.<br />
Bademciklerin büyümesiyle ağız ve yutak arasındaki geçidin daralması sonu­cu yiyeceklerin yutulması zorlaşır. Orta­ya çıkan bu bozukluklar aşın büyüyen lenf dokusunun alınması için yeterlidir. Aynca bütün bunlara ek olarak badem­cik ve adenoitlerin hemen her zaman mikroplanarak iltihaplandığı görülür. İltihaplanma kızamık ve <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">suçiçeği</a> gibi dö-küntülü bir çocuk hastalığından, sıradan bir soğuk algınlığından ya da <a href="http://www.saglik.im/grip/">grip</a> enfek­siyonundan sonra da ortaya çıkabilir,Böylece çocuğun burun yollannda il­tihaplanma (sürekli soğuk algınlığı duru­mu), boğaz bölgesinde iltihaplanma, vü­cut sıcaklığında hafif artış, iştahında azalma, büyümesinde yavaşlama ve ku­laklarında inatçı <a href="http://www.saglik.im/yazi/iltihaplanma/">iltihaplanma</a> görülür.<br />
Küçük hastalarda bademciklerin bü­yümesine bağlı tıkayıcı etkinin yanı sıra iltihaplanmalar sonucu hemen kendini belli eden bîr dizi değişiklik oluşur. Bu bozukluklar göz ardı edilirse vücut geli­şiminin bile silemeyeceği, kalıcı izler or­taya çıkar.Çocuğun yüzü soluk ve incedir. Ağ­zı her zaman açık, burun delikleri şişkin ve sümüklüdür. İştahsız, zayıf ve huy­suzdur. Genellikle işitme güçlüğü çekti­ğinden okulda dalgındır. Soğuk havalar­da kolay hastalanır. Genellikle hafif ateş, boğaz ağnsı ve bronşit görülür. Bunlar çok ağır belirtiler olmasa bile çocuğu giderek daha güçsüz bırakır. Çocuğun yaşı ilerledikçe belirginleşen bu tabloyu engellemek için hastalık bu­run ve yutağa yerleşmeden başlangıçta engellenmelidir.<br />
Bademcik ve adenoitlerin büyümesi­ne karşı tek kesin çözüm cerrahidir. Tıb­bi tedavi ve İklim değişiklikleri az ya da çok bir iyileşme sağlayabilir. Deniz kıyı­sında yaşama, uzun sürelerle açık hava­da kalma, vitamini eksiksiz dengeli bes­lenme, <a href="http://www.saglik.im/kalsiyum/">kalsiyum</a> ilaçlan ve kansızlığı önleyici başka ilaçlar çok yararlıdır.<br />
Bademcik ve adenoitler hemen her zaman ve durumda alınabilir. Cerrahi gi­rişimi kesin biçimde engelleyen tek du­rum ender görülen ve önlenemez kana­malara yol açan <a href="http://www.saglik.im/hemofili/">hemofili</a> hastalığıdır. Çocuğun akut seyreden bir hastalığı var­sa iyileşmesini beklemek önerilir. İlerde daha ayrıntılı biçimde açıklandığı gibi cerrahi girişim sırasında <a href="http://www.saglik.im/genel-anesteziler/">genel anestezi</a> uygulanarak, solunum yoluyla azot pro-toksit (diazot monoksit) ve halotan gibi gazlarla oksijen verilir. Bu anestezikler yüzeysel ve hızlı narkoz etkileriyle çocu­ğun hem ameliyathane ortamından en az Ölçüde etkilenmesini hem de daha çabuk kendine gelmesini sağlar. Aynca uzun süreli girişimlerde kullanılan öbür anes-teziklerin yan etkilerini göstermezler.Girişimden sonra, ameliyat yerinde oluşabilecek kanama ve enfeksiyonlara karşı çocuğun bir hafta süreyle gözlen­mesi uygundur. Beslenmeye gelince, ço­cuğa yarı katı ya da sıvı yiyecekler veri­lir. Bunların çok sıcak ya da soğuk ol­mamasına özen gösterilir. Ağız bakımı mikrop öldürücü gargaralarla sağlanır.</p>
<p><strong>ERİŞKİNDE KRONİK BADEMCİK İLTİHABI</strong><br />
Çocukta bademcikler (ve adenoitler) so­lunum zorluğu yarattığı ve yerel iltihap­lanmalara yol açtığı için alınır. Erişkin­lerde ise cerrahi girişim bademcik iltiha­bının <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> gibi uzak organlar için bir enfeksiyon odağı oluşturması durumunda gündeme gelir.Bademcikler yalnız savunma işlevini üstlenen ve bu nedenle aşın lenfosit içe­ren yapılardır. Ama bu görevlerini ko­layca yapamaz duruma gelebilir ve mik­roplarla dolabilirler.Bademciklere yuvalanan streptokok gibi mikroplar genellikle vücudun za­yıfladığı durumlarda yeterince üreme fırsatı bulur, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> dolaşımına geçip du­yarlı organlara ulaşarak genel hastalık­lara yol açarlar. Bunlar arasında, glome-riilonefrit ve akut ateşli romatizma ile kalpte (endokardit, miyokardit), eklem­lerde, merkez sinir sisteminde (köre) ve gözde (iris iltihabı) oluşan komplikas-yonlar sayılabilir.<br />
Bu olgularda bademcikler uzak or­ganlarda hastalıklara yol açan enfeksi­yon odağına dönüşmüşlerdir. Erişkinlerdeki kronik bademcik iltihaplarında en önemli sorun, odaklaşmış bir enfeksiyo­nun var olup olmadığını saptamaktır. Bu konunun belirlenmesi cerrahi girişim açısından büyük önem taşır. Odaklaşmış enfeksiyon olgularında her iki bademci­ğin de alınması enfeksiyonu tamamen ortadan kaldıracaktır.</p>
<p><strong>TANI</strong><br />
Öncelikle hastalığın geçmişine çok önem vermek gerekir. Akut bademcik iltihapla­rının sık sık ortaya çıkması, bademcik ve bademcik çevresinde apselerin oluşması, ateşin uzun süre düşmemesi, çabuk yo­rulma ve sürekli duyulan halsizlik ya da romatizma ve böbrek iltihabı belirtileri­nin görülmesi bademciklerde enfeksiyon odağı kuşkusunu destekler.Ağızdan yapılan yutak muayenesin­de bademciklerin dış görünümü, sanıla­nın tersine pek Önemli değildir. Bunlar genel durumun ağırlığım yansıtmayacak biçimde büyük ya da küçük görünebile­cekleri gibi az ya da çok girintili olabi­lir. Yalnız dış görünümde renk Önemli­dir. Çünkü <a href="http://www.saglik.im/kizariklik/">kızarıklık</a> derecesi hastalığın ulaştığı iltihaplanma düzeyini gösterir.Bademciklerden kendiliğinden ya da sıkılınca sıvı çıkması da önemlidir. İrinli ya da irinsiz olabilen bu sıvının varlığı odaklaşmış bir kronik bademcik iltihabının göstergesidir. Laboratuvar incelemelerinden elde edilen sonuçlar da özenle değerlendirilmelidir. Badem­cikler vücuttaki başka bir enfeksiyon odağından etkilenerek iltihaplanmış olabilir. Bu durum laboratuvar incele­meleriyle ortaya çıkarılabilir. Erişkin­lerde odaklaştığı sonucuna varılan kro­nik bademcik iltihabı olgularında böb­rek işlevlerine ilişkin bilgi edinmek için tam <a href="http://www.saglik.im/idrar-tahlili/">idrar tahlili</a> yapılır. İdrar yoğunlu­ğunun değişmesi, albümin ya da kan (yalnızca alyuvarlar bile) bulunması bu anlamda önemli işaretlerdir.Kanın normal bileşenlerinin de (al­yuvar ve akyuvar) incelenmesi çok ya­rarlıdır. Bu yapıların sayı ya da niteli­ğindeki her değişme vücuttaki bir bo­zukluğun göstergesidir. Akyuvarların toplam sayısındaki artış akut iltihaplan­maya bağlı bir gelişmedir. Bu durum­daki hasta cerrahi girişimden önce teda­vi edilmelidir.<br />
Sedimantasyon hızının artması, eklem ya da kalpte romatizma hastalığının geliştiğini düşündürür.<br />
Odaklanmış organ ile hasta organ (böbrek, kalp, eklem vb) arasındaki bağ­lantı saptandıktan sonra lezyon tipini or­taya çıkaracak incelemeler yapılmalıdır.Glomerülonefrit söz konusuysa, id­rardaki yoğunluk değişmeleri testi ve <a href="http://www.saglik.im/kreatinin/">kreatinin</a> temizlenme hızı (klirens) gibi böbrek işlev testleri uygulanmalıdır. Böylece olası girişimden sonra hastayı sağlığına kavuşturacak işlemler saptanır.<br />
Vücudun değişik yerlerinde görüle­bilen, akuttan kroniğe değişik biçimler­de ortaya çıkabilen bir romatizma hasta­lığı söz konusu ise elektrokardiyografi çekilerek kalp ve dolaşım işlevleri ince­lenmelidir.<br />
Bademciklerde odaklanmış birincil iltihaplanmayı ortaya çıkarmaya yönelik incelemeler de vardır.</p>
<p><strong>BADEMCİKLERİN VE ADENOİTLERİN ALINMASI</strong><br />
Bademciklerin adenoitierle birlikte alın­ması yıllar boyunca en çok uygulanan ve aynı zamanda en çok tartışılan cerra­hi girişimler arasında yer aldı. Bazı ül­kelerde yeni kuşakların bu ameliyatları geçirmesi bir dönem boyunca nerdeyse zorunlu sayıldı. Bu yapıların vücut sa­vunmasında oynadığı rol iyice göz ardı edildi. Üstelik uzmanlara ve ağırlık ka­zanan yaygın görüşe göre bu girişimin hiçbir olumsuz etkisi yoktu.<br />
Adenoitlerin alınmasını <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">kulak</a> uz­manları da bir Ölçüde onaylıyorlardı. Çünkü adenoitleri aşın büyüyen çocuk­ların yaklaşık yansında ortakulak ilti­haplan görülüyordu. Genel eğilimin cer­rahi girişimden yana olması, bazen pek aşırı büyümemiş adenoitlerin bile alın­masına yol açtı.<br />
Bademcik ve adenoitlerin alınması konusunda aşırı kuramlar yanlış uygula­malara yol açabilir. Cerrahi girişim geciktirilebiliyorsa alevlenme ve iyileşme evreleri sağlıklı biçimde değerlendirerek yeterli veriler toplanmalıdır. Yineleyen nezleli faranjitlerde cerrahi girişim ya­rarsızdır. Ayrıca bademcik ve adenoitle­ri alman bazı çocuklann daha sık bronşit olduğu da bir başka gerçektir.<br />
Enfeksiyonlu büyük bademcikleri olan bir çocuğu uzun süre <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotik</a> te­davisinde tutmak doğru değildir. Boğaz florasını değiştiren tedaviler bir süre için etkili görünebilir. Cerrahi girişim özel­likle alerjiye yatkın kişilerde çok daha dikkatli irdelenmeli ve sakınılarak uygu­lanmalıdır.<br />
Tek tek olgular karşısında karara var­mak hiç de kolay değildir ve ameliyat kararına yol açan verileri kesin biçimde saptamak zordur. Ama gereksiz yere birçok cerrahi girişim yapıldığını Öne süre­rek bademciklerin alınmasına karşı çık­mak hatalı bir davranıştır. Olasılıkların tutarlı biçimde elenmesiyle ulaşılan cer­rahi girişim karan çocuklann sağlıklı ge­lişimi açısından büyük değer taşır.</p>
<p><a href="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/11/169.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-3282" title="169" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/11/169.jpg" alt="" width="160" height="159" /></a></p>
<p><strong>CERRAHİ GİRİŞİMİ</strong> <strong>ENGELLEYEN  DURUMLAR</strong><br />
Bademcik ve adenoitlerin alınmasını en­gelleyen durumlar birkaç başlık altında toplanabilir.<br />
• Kesin engelleyici durumlar:<br />
- Sürekli yüksek tansiyon, ağır kalp has-talıklan;<br />
-  Ağır kanama belirtileri, özellikle he­mofili.<br />
• Geçici durumlar:<br />
- <a href="http://www.saglik.im/verem/">Verem</a> aşısından sonra 6 ay, öbür aşı­lardan sonra en az 2 ay;<br />
-  Burun-boğaz bölgesindeki akut ya da subakut <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> (1-2 ay);<br />
- Salgın dönemleri, hücresel bağışıklık sistemini baskılayan kızamık gibi has-talıklann iyileşme evresinde. Çocuk felci konusunda eski görüşler artık de­ğişmiştir. Bademcikleri alınmış çocuk­larda soğaniliğe yerleşen tipte çocuk felci olguları görülmüştür. Bu nedenle ameliyattan önce çocuk felci aşısının mutlaka yapılması gerektiği kabul edil­miştir.<br />
• Tartışmalı ve değişken durumlar;<br />
- Alerjik yapısı olan kişilerde çok sakı-nımlı davranmak gerekir. Ama adenoitler çok büyümüşse, antibiyotik ve <a href="http://www.saglik.im/asilar/">aşı</a> tedavisine karşın bademciklerdeki iltihap­lanma engellenemiyorsa cerrahi girişi­me başvurulabilir. ^jt<br />
- Yaş genellikle belirleyici bir etkendir. Çok özel durumlar dışında üç yaşından önce cerrahi girişim yapılmaz. Erişkin­lerde yaş sının yoktur. Ama bademcik­lerdeki gerileme nedeniyle 40 yaşından sonra cerrahi bir girişim gereği büyük ölçüde ortadan kalkar.<br />
- Gut ve şeker gibi kronik <a href="http://www.saglik.im/metabolizma/">metabolizma</a> hastalıklan cerrahi girişim kararında ay-n bir özen gerektirir.<br />
- Romatizma cerrahi girişim için gerek­çe değildir. Ama bademcikler hastalık yapıcı bakterilerden anndınlamayacak bir yapı kazanmışsa ameliyat gerekli olabilir. v<br />
- Ses sanatçılarının boğaz bölgesinde yapılacak cerrahi girişimlere karşı haklı görülebilecek aşırı kaygıları vardır. Ama bu girişimin ses telleri ve ses üze­rinde hiçbir etkisi yoktur.<br />
- Damak yangı olan kişilerde bademcik ameliyatının yapılıp yapılmaması hâlâ. tartışma konusudur. Ama kulak iltihabı varsa ameliyat gerekli olabilir. Bu du­rumda geçici bir ses bozukluğu ortaya çıkabilir. Mukoza altında gizli yarık da­mak olgusu sıradan bir bademcik ameli­yatında açığa çıkarak genizden konuşma durumunu yaratabilir. Bu durum ses eği­timiyle düzeltilebilir ve ender olarak ya­rık damağa yönelik yeni bir cerrahi giri­şimi gerekli kılar.<br />
- Yutak parestezileri bademciklerin alın­masından etkilenmez. Hekim hastayı cerrahi girişimin sınırlan konusunda uyarmalıdır. Enfeksiyon odağı ortadan kalkmasına karşın hastalıkla ilgili şikâ-;, yetler ortadan kalkmayabilir.<br />
<strong>CERRAHİ GİRİŞİM</strong><br />
Adenoitlerin alınması.<br />
- Adenoitler pek büyümemiş olsa bile yineleyen akut kulak iltihaplan, kulak zannın delinrnediği serömüköz kulak il­tihapları, irinli basit kronik kulak ilti­haplan, kulak akıntısı.<br />
- Belirgin bir adenoit büyümesinin yol açtığı burun tıkanıklığı. 3 yaşından önce adenoitlerin alınmasını kesinlikle ba­demciklerin alınmasından ayn bir giri­şim olarak düşünmek gerekir. Daha sonra da, bu iki girişimi birleştirecek gerek­çeler yoksa aynı zamanda uygulamaktan kaçınmalıdır.<br />
Ergenlikten sonra hemen herkesin adenoit dokusu geriler. Bu nedenle ba­demciklerin alınması girişimine zorunlu durumlar dışında adenoitler de eklenme­melidir.<br />
• Bademciklerin alınması. Genel kabul gören gerekçeler:<br />
-  Bademcik çevresi apseleri (hastalığın yinelenmesini engellemek için cerrahi girişim zorunludur);<br />
- Streptokok kökenli ya da bu <a href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteriler</a> dışındaki etkenlere bağlı, çevre lenf dü­ğümlerini de etkileyen ve sık yineleyen anjinler;<br />
- Kronik, sinsi bademcik iltihaplan; -Önemli bir tıkanmaya yol açan aşırı bü­yüme. Tartışmaya açık durumlar ve olgular:<br />
- Kalp ameliyatı olacak kişiler;<br />
- Anjinden sonra romatizma ve akut glo-merülonefrit gibi genel komplikasyonla-nn görülmesi.<br />
CERRAHÎ GİRİŞİME HAZIRLIK<br />
Alerjik hastalara çiçektozu mevsiminde cerrahi girişimde bulunmak sakıncalıdır.iAmeliyat öncesinde çocuk felcine karşı aşı uygulanmalıdır. Kan pıhtılaş­ması sürekli denetlenir ve gerekli du­rumlarda <a href="http://www.saglik.im/pihtilasma/">pıhtılaşma</a> sağlayan ilaçlar ve­rilir. Antibiyotik tedavisi cerrahi girişi­me yol açan etkenlerle bağlantılıdır. Hasta cerrahi girişimden bir gün önce hastaneye yatar ve bademciklerin alın­masını izleyen gün hastaneden aynin.<br />
<strong>AMELİYAT SONRASI BAKIM</strong><br />
Hastanın ilk günkü bakımı sürekli göze­tim altında tutulmasıyla sınırlıdır. Sızıntı biçiminde kanama olabilir. Yutulan kan daha sonra kusularak iyice koyulaşmış bir renkte dışarı atılır. Nabız, kan basın­cı, deri rengi ve konjuktivalar düzenli biçimde kontrol edilir. Ağnya bir ölçüye kadar dayanmak gerekir. İlk gün oldukça hafif ağn kesi­cilerle yetinilir, sıvı gıdalar alınır, yan­maya yol açan asitli <a href="http://www.saglik.im/sebze-ve-meyveler/">meyve</a> suları ve çok<br />
tatlı içeceklerden uzak durulur. Aşamalı olarak başlatılan <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> çocukta be­şinci gün, erişkinde ise 8′nci gün norma­le döner. Öğrenciler bir haftalık aradan sonra okula dönebilirler.</p>
<p><strong>KOMPLİKASYONLAR</strong><br />
• Kanamalar. Anestezinin solunum bo­rusuna takılan bir tüp aracılığıyla (entü-basyon) verilmeye başlaması sonucu ka­nama kontrolü daha dikkatle yapılabil­mekte ve <a href="http://www.saglik.im/kanamalar/">kanamalar</a> çok ender durum­larda görülmektedir.<br />
Cerrahi girişimden sonraki ilk 12 sa­at içinde süren kanamalarda hasta ame­liyathaneye alınır. Kanama bölgesine ksilokain-adrenalin kanşımı verilerek ya da adrenalinli tampon uygulanarak pıhtılaşma sağlanır. Kanama durduktan sonra kanamaya yol açan <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">damar</a> bağla­nabilir.<br />
Bu önlemlerin yanı sıra gerektiğin­de kan nakli yapılarak aşın kan azalma­sı engellenir. Çocuklarda 200-400 cm3 <a href="http://www.saglik.im/yazi/kan-kaybi/">kan kaybı</a> önemlidir ve yerine konmalı­dır.Doğal olarak her hastanın bademcik bölgesi kontrol edildikten sonra hastane­den aynlmasına izin verilir. Bazen cer­rahi girişimi izleyen 6. günde yara kabu­ğunun düşmesiyle kanama görülebilir. Pek aşırı olmayan bu kanama ender du­rumlarda bir önlemi gerektirir.<br />
• Enfeksiyon eklenmesi (süper enfek­siyon) ve ateş. <a href="http://www.saglik.im/ates/">Ateş</a> yüksekse ya da uzun sürerse olası bir komplikasyona karşı antibiyotik tedavisi yapılır. Çok seyrek görülmekle birlikte ortaya çıka­bilecek hastalıklar arasında kulak iltiha­bı, boyun adeniti, boyun <a href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplardamar</a> trombozu, akciğer komplikasyonlan, endokardit, nefrit ve pnömoni sayılabi­lir. Bu nedenle yeni cerrahi girişimleri gündeme getirecek bir gelişmede he­men koruyucu <a href="http://www.saglik.im/penisilinler/">penisilin</a> tedavisi öneri­lir.<br />
• Akciğer komplikasyonlan. Cerrahi girişim ender olarak bölgeye biriken ka­nın akciğerlere kaçmasına, bronşite, za­türreeye, hatta akciğer apsesine yol aça­bilir. Entubasyon bu kaçaklan tamamen önlemeyebilir. Anestezi uzmanı ile cer­rah arasında iyi bir iletişimin kurulması gerekir. Bu komplikasyonlar günümüz­de çok ender görülür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/bademcik-iltihabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boğaz İltihabına ne iyi gelir</title>
		<link>http://www.saglik.im/bogaz-iltihabi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/bogaz-iltihabi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2010 08:10:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gokhan33</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bademcik Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Bademcik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Yapılan araştırmalar, boğaz iltihabı vakalarının % 90′ının virüse bağlı boğaz iltihabı olduğunu, bunun da antibiyotikler, kortizonlu veya iltihap önleyici ilaçları kullanmayı gerektirmediğine dikkati çekti. Vakaların % 10′unda ise iltihaplar bakteri kökenlidir ve antibiyotikle tedavi edilmesi gerekmektedir. Şayet belirtiler aynı biçimde 5 günden daha fazla devam ediyorsa veya kulak ağrısı gibi yeni bir ağrı biçimi meydana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yapılan araştırmalar, <a title="boğaz iltihabı" href="http://www.saglik.im/bogaz-iltihabi/">boğaz iltihabı</a> vakalarının % 90′ının virüse bağlı boğaz iltihabı olduğunu, bunun da <a title="antibiyotikler" href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotikler</a>, kortizonlu veya <a title="iltihap" href="http://www.saglik.im/iltihap-yangi/">iltihap</a> önleyici ilaçları kullanmayı <strong>gerektirmediğine</strong> dikkati çekti. Vakaların % 10′unda ise iltihaplar <a title="bakteri, bakteriler" href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteri</a> kökenlidir ve antibiyotikle tedavi edilmesi gerekmektedir. Şayet belirtiler aynı biçimde 5 günden daha fazla devam ediyorsa veya kulak ağrısı gibi yeni bir ağrı biçimi meydana gelmişse hiç zaman kaybetmeden bir hekime gidin.</p>
<p><strong>Boğaz İltihabı ile bademcik iltihabı her zaman birlikte mi görülür?</strong></p>
<p>Bu iki yapı arasındaki sıkı anatomik ilişki nedeniyle akut iltihaplanmalar genellikle hem boğaza hem de bademciklere yerleşir. Ama kronik durum­larda yalnızca bademcik ya da <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">boğaz</a> iltihaplanna daha sık rastlanır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/bogaz-iltihabi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aids Belirtileri</title>
		<link>http://www.saglik.im/aidsin-belirtileri/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/aidsin-belirtileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 May 2010 16:16:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gokhan33</dc:creator>
				<category><![CDATA[Enfeksiyon Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Aids]]></category>
		<category><![CDATA[Hiv enfeksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Hiv Taşıyıcı Hastalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=10</guid>
		<description><![CDATA[Aidsin Belirtileri: HIV enfeksiyonunun nasıl ilerlediğini belirtmeden önce bazı noktalara değin­mekte yarar vardır. HîV enfeksiyonu bulaşmış kişi bu (virüsü yaşamı boyunca taşır ve bulaştırıcıdır. Virüs sürekli olarak ürer. Virüs üremesinin etkileri ise çok sonra belir­ginleşmeye başlar. Hastada belirti ve klinik bulgular ortaya çıktığında, HIV enfeksiyonunun belirti veren evresine girilmiş olur. Birincil enfeksiyon belirtileri olgu­ların çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="entry">
<p style="text-align: justify;"><strong>Aidsin Belirtileri:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">HIV enfeksiyonunun nasıl ilerlediğini belirtmeden önce bazı noktalara değin­mekte yarar vardır.<br />
HîV enfeksiyonu bulaşmış kişi bu (virüsü yaşamı boyunca taşır ve bulaştırıcıdır. Virüs sürekli olarak ürer. Virüs üremesinin etkileri ise çok sonra belir­ginleşmeye başlar. Hastada belirti ve klinik bulgular ortaya çıktığında, HIV enfeksiyonunun belirti veren evresine girilmiş olur.<br />
Birincil enfeksiyon belirtileri olgu­ların çok küçük bir bölümünde bulaş­madan hemen sonra ortaya çıkar. Virü­sün vücuda girmesinden sonraki 3-6 ay içinde akut enfeksiyon bulgu ve belirti­lerinden bağımsız olarak HlV’e karşı <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikorlar</a> oluşur. Virüsü alan kişide uzunca bir süre hiçbir belirti görülme­yebilir (belirtisiz enfeksiyon). Bazen ilk belirti yaygın <a href="http://www.saglik.im/lenf-bezleri/">lenf bezi</a> büyümesidir (lenfadenopati). Buna İngilizce terimle­rin kısaltılmasıyla oluşturulmuş LAS (lenf bezi büyümesi sendromu) ya da PGL (inatçı ve yaygın lenf bezi büyü­mesi) gibi adlar verilir.</p>
<p style="text-align: justify;">HIV enfeksiyonunun daha da ilerle­mesiyle hastalığın tipik belirtileri ortaya çıkar. Önce ağız boşluğunda kandida tü­rü mantar enfeksiyonları, dilde beyaz plaklar halinde çok küçük kabarcıklar, kilo kaybı, düşmeyen ateş, <a href="http://www.saglik.im/sac-ve-killar/">saç</a> dökülme­si, düşünsel işlevlerin zayıflaması, zona ve akciğer veremi görülebilir. Bu belirti ve hastalıkların tümüne birden “AİDS bağlantılı kompleks” (ARC-AIDS Rela-ted Complex) adı verilir.Daha ileri evrede fırsatçı enfeksi­yonlar, <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> ve ağır <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> bozukluklanyla ortaya çıkan <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> görülür. Buna “AİDS bunama komplek­si” (ADC-AIDS dementia complex) de­nir. Sonuçta hasta tükenme sendromu (Wasting Syndrome) adıyla bilinen dö­neme girer. Bu dönemde kilo kaybı en ileri aşamadadır.HIV enfeksiyonunun gidişi bazı la-boratuvar testleriyle izlenebilir. Bunla­rın başlıcaları şunlardır: Mutlak CD4+ lenfosit sayısı, CD4+ lenfosit yüzdesi, kanda virüs ve antijenlerinin varlığı, kanda p24-karşıtı antikorların varlığvve kanda beta-2-mikroglobülin düzeyi. Kanda CD4+ lenfositlerinin azalması, AiDS’in ilerlediğinin en duyarlı göster­gesidir.• Birincil enfeksiyon &#8211; Birincil <a href="http://www.saglik.im/yazi/hiv-enfeksiyonu/">HIV enfeksiyonu</a> çoğu kez belirtisizdir. Ama bulaşmadan sonraki 1-12 hafta içinde özgün olmayan bazı belirtiler gö­rülebilir. Ateş, terleme, fenalık duygu­su, yaygın <a href="http://www.saglik.im/kas/">kas</a> ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> ağrıları, iştah­sızlık, bulantı, ishal, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">boğaz</a> ağrısı ve lenf bezi şişmeleri bu dönemin başlıca belirtileridir. Bazı hastalarda baş ağrısı, ışıktan rahatsız olma, zihin karışıklığı ve beyin zan zedelenmesi belirtileri de görülebilir. Olguların yüzde 30-50’sinde deride mononükleoz ya da ür-tikeri andıran kırmızı lekeler vardır. Bu belirtiler 2-3 hafta içinde kendiliğinden geriler. Çok seyrek olarak birincil en­feksiyon ensefalit (beyin iltihabı) ya da menenjitle (beyin zan iltihabı) ortaya çıkabilir. Muayenede boyun, artkafa ve kol-tukaltı lenf bezlerinde büyüme, deri dö­küntüleri ve seyrek olarak karaciğer ve dalakta büyüme saptanır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">Kan</a> tahlili lenfosit sayısının <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> (lenfopeni), eritrosit çökme (sedimantasyon) hızının yüksek, transaminaz ve <a href="http://www.saglik.im/alkali-fosfataz/">alkali fosfataz</a> enzimlerinin artmış olduğunu gösterir. Ayrıca CD8+ lenfosit sayısı görece yüksek, CD4+/CD8+ oranı tersine dön­müştür.Virüsün vücuda girmesinden genellikle 2 hafta sonra kanda p24 antijeni belirir. Aynı dönemde birincil enfeksi­yon belirtileri de görülmeye başlar. HlV’e karşı antikorlar ise bu aşamadan 1-3 ay sonra ortaya çıkar.Belirtilerin yalnızca AİDS hastalı­ğına özgü olmaması nedeniyle akut en­feksiyon evresi genellikle gözden ka­çar. İleride virüsü taşıdığı kesinleşen hasta bu dönemdeki belirtileri güçlük­le anımsar. Hastalığa aymcı tam ko­nurken mononükleoz, kızamıkçık, grip, sitomegalovirüs enfeksiyonları, hepatit, toksoplazmoz, ikinci evre <a href="http://www.saglik.im/frengi/">frengi</a> gibi hastalıklar göz önünde tu­tulmalıdır. Ayrıca lenfom ve lösemi gibi kötü huylu <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> hastalıkları da ayırıcı tanı açısından önem taşır. Doğ­ru tanının konabilmesi için hastadan çok ayrıntılı bilgi alınması ve olası bu­laşma etkenlerinin ortaya çıkarılması zorunludur.Kanda HTV’e karşı antikorların ge­lişmesi ve dolayısıyla kan testinin olumlu sonuç vermesi akut enfeksiyon belirtilerinin ortaya çıkmasından sonra­ya rastlar. Bu nedenle antikorların araş­tırılması, belirtiler kaybolduktan 4-6 hafta sonra yapılmalıdır.Birincil enfeksiyon belirtilerinin hastalığın gidişini belirlemek açısından çok önemli olmadığı söylenebilir. • Belirtisiz virüs taşıyıcılığı &#8211; Olgula­rın büyük bölümünde insanlar virüsü aldıkları ve bulaştıncı oldukları halde uzun süre hiçbir yakınmada bulunmaz­lar. Bu duruma belirtisiz taşıyıcılık (seropozitiflik) denir. Kişi normal ça­lışma ve toplumsal yaşamını sürdürür. Ama belirtisiz de olsa bu dönemde ya­pılacak laboratuvar araştırmaları hasta­da virüsün varlığını kanıtlayabilir. Bu aşamada hücresel bağışıklık sistemin­deki zayıflamayı gösteren CD4+ lenfo­sit değerinin düşmesi çok önemlidir.• Yaygın lenf bezi büyümesi (LAS) -HIV enfeksiyonunda sık görülen bir belirtidir. Nedeni başka hastalıklarla açıklanamayan, en az üç ay süren, ka­sıklar dışında vücudun iki ya da daha çok bölgesinde görülen yaygın lenf be­zi büyümesi AİDS’İ düşündürür. Büyü­me en sık koltukaltı ve boyun arkası lenf bezlerinde görülür. Yaygın lenf bezi büyümesinin hastalığın gidişinde kötüleşme belirtisi olmadığı artık anla­şılmıştır. Belirti vermeyen taşıyıcılarla LAS’lı taşıyıcılar arasında AiDS’e doğ­ru gidişte önemli bir fark gözlenmemiş­tir.Bununla birlikte yaygın lenf bezi büyümesi, HIV enfeksiyonunun çoğu kez ilk klinik belirtisi ve hastanın heki­me başvurmasının en önemli nedenidir. Bu durumda HIV enfeksiyonuna yol açabilecek etkenler dikkatle incelenme­li ve her koşulda kanda HlV’e karşı an­tikor araştırması yapılmalıdır. Hasta bulaşma tehlikesi yaratan etkenlerle karşılaşmamışsa bile lenf bezi şişmesi­ne yol açan öbür hastalıklarla birlikte, HIV enfeksiyonu da ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulur. Kanında virüsü taşıdığı saptanan hastada lenf bezinden örnek almak (lenf bezi biyopsisi) ge­nellikle gerekmez. Ama büyüme kötü huylu tümör gelişimini düşündürecek kadar ileri düzeydeyse <a href="http://www.saglik.im/biyopsi/">biyopsi</a> yapıl­malıdır.• Belirtili dönem</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dönemde AİDS öncesi dönemde rastlanan AİDS bağ­lantılı <a href="http://www.saglik.im/kompleks/">kompleks</a> (ARC) ve AiDS’e işa­ret eden belirtiler görülür.HIV enfeksiyonu ilerledikçe en sık görülen belirti ağız boşluğunda genel­likle kandida türü mantar hastalığıdır. Hastalığın başlıca dört tipi vardır: Ya­lancı zarlı, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">hücre</a> sayısının artmasına bağlı olarak şişmeli, kızartılı ve dudak köşelerinde yara oluşumlu.Bunların içinde en sık görüleni ya­lancı zarlı kandida enfeksiyonudur. Kı­zarık ya da normal renkli ağız mukoza­sı üzerinde sarımsı ya da krem-beyaz renkli tabakalar biçiminde lezyonlar be­lirir. Bu tabakalar kaldırıldığında altta kırmızı, bazen kanayan mukoza görü­lür. Enfeksiyon daha çok yumuşak da­mak, bademcikler, dil sırtı ve dudak mukozasında görülmekle birlikte ağız boşluğunun her yerine yayılabilir.Enfeksiyonun şişmelere yol açan (hiperplastik) tipinde beyaz tabakalar mukozadan sıyrılamaz. Lezyonlar ge­nellikle dilin yan bölümlerinde, damak­ta ve ağız mukozasındadır.Hastalığın kızartılı (eritemli ya da atrofık) tipinde yaygın kızarıklıklar, da­ha ender olarak da damak ve dil sırtın­da lekeler ile ortaya çıkar. Bu lezyonla-nn rengi parlak kırmızıdan açık pembeye kadar değiştiğinden açık renkli ol­ması durumunda tanısı güçtür.<br />
Yaşlılarda kansızlık, dişlerin düz­gün kapanmaması, <a href="http://www.saglik.im/vitaminler/">vitamin</a> eksikliği gi­bi nedenlere bağlı olarak dudak kenar­larında yaralara rastlanabilir. Ama bu lezyonlarm gençlerde gözlenmesi HIV enfeksiyonunu düşündürmelidir. Ağız köşelerinde bıçak kesişi gibi çatlaklar ve beyaz tabakalı lezyonlar bu hastalı­ğın ilk belirtisi olabilir.ğızda kandida enfeksiyonu HIV enfeksiyonunun ilerlediğini gösteren çok önemli bir bulgudur. Ayrıca pneu-mocystis carinii asalağının yol açtığı Çok bulaşıcı bir zatürree gibi başka fır­satçı enfeksiyonların habercisidir.Ağız boşluğunda beyaz tabakalar oluşturan küçük çıkıntılar da HIV en­feksiyonunun tipik bir bulgusudur. Tıp­ta “villöz oral lökoplaki” adıyla bilinen bu lezyonlar hastada hiçbir yalanmaya yol açmaz. Hemen her zaman bir şerit gibi dilin çevresinde kain1. Yüzeyi be­yaz renkli ve ipliksi ince dikey çıkıntı­lar nedeniyle pütürlüdür. Bu oluşumlar mukozadan ayrılmaz. Olguların yüzde 85′inde lezyonlarm ortaya çıkmasından iki yıl sonra AİDS başlar. Bu orandan da anlaşılacağı gibi villöz oral lökopla­ki, AiDS’in gelişiminin önemli bir gös­tergesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">HIV taşıyıcı hastalarda Herpesvirus varicella adlı virüsün yeniden etkinlik göstermesine sık rastlanır. <a href="http://www.saglik.im/sucicegi/">Suçiçeği</a> et­keni olan bu virüs yeniden etkinleşti­ğinde zonaya (Herpes zoster) neden olur. Zona AİDS hastalarının yüzde 10′undan fazlasında vardır. Bu hastalı­ğın yaygın biçimi az görülmekle birlik­te genellikle birkaç bölgede birden orta­ya çıkar.Yağlı deri iltihabında (yağlı <a href="http://www.saglik.im/egzama/">egzama</a> ya da seboreli egzama) kırmızı, kabuk­lu, kasıntısız lezyonlar görülür. Bazı hastalarda hafif gidişli olabilir, ama gö­ğüs, sut ve saçlı deride geniş alanlara yayılan ağır biçimleri de vardır.Hastalann büyük bölümünde HIV enfeksiyonu uzun süre belirtisizdir. Ge­ri kalan azınlıkta ise birincil enfeksiyo­nu izleyen aylar ya da yıllar içinde yay­gın belirtiler gözlenir. Hastalar çok ça­buk yorulduklarından, olağan günlük etkinliklerini azaltmak zorunda kaldık­larından yakınırlar. Yaygın gece terle­meleri yalnız hastalığın ileri evrelerinde değil, daha öncesinde de görülür. Vücut sıcaklığının uzun süre 38°C düzeyinde dolaşması ve aralıklı <a href="http://www.saglik.im/ishal/">ishal</a> dönemleri öbür yakınmalar arasındadır. Bu geneldüşkünlük önemli bir belirtidir; hastalı­ğın artık son aşamaya ulaştığını göste­rir.« <a href="http://www.saglik.im/verem/">Verem</a> HIV taşıyıcı hastalarda git­tikçe daha sık görülen bir hastalıktır. Özellikle <a href="http://www.saglik.im/yazi/uyusturucu/">uyuşturucu</a> bağımlıları ve Si­yahlar arasında yaygınlaşmaktadır. Hastalık genellikle eski bir verem oda­ğının yeniden alevlenmesi biçiminde ortaya çıkar. Birincil enfeksiyon olarak başladığı çok ender görülür. Bağışıklık sisteminin henüz büyük ölçüde yıkıma uğramadığı olgularda verem yalnız ak­ciğerlerde yerleşmiştir. Bağışıklık sis­teminin zayıfladığı ileri evrelerde ise akciğerlerde çok yaygın verem gelişir ve hastalık akciğer dışına da yayılır. Bu durumda AİDS tanısı hemen hemen ke­sindir.<br />
HIV enfeksiyonu kanla ilgili çeşitli bozukluklara yol açar. <a href="http://www.saglik.im/yazi/kansizlik/">Kansızlık</a> ve kanda trombosit sayısının azalması trombositopeni) buna örnektir. Özel­likle trombosit azlığı erken ortaya çıka­bilir ve uzun sürebilir. Bazı hastalarda klinik belirtiler vermekle birlikte ço­ğunlukla sessiz kain- ve bazı olgularda kendiliğinden geriler.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/aidsin-belirtileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kan Kanseri (Lösemi)</title>
		<link>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Mar 2010 02:55:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kan Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kanser]]></category>
		<category><![CDATA[Tümörler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=221</guid>
		<description><![CDATA[KAN KANSERLERİ (LÖSEMİLER) Loserai” terimi beyaz kan, yani ak­yuvarlar açısından zengin kan anlamına gelir. Kanda akyuvar sayısının artma­sıyla seyreden lösemiler, kan kanserle­rinin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde, kan dolaşımın­da olgunlaşmamış ve tipik olmayan ak­yuvarların sayıca çok ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri” ayrımı yapılmaktadır. Kan kanseri, çeşitli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KAN KANSERLERİ (LÖSEMİLER) Loserai”  terimi beyaz kan, yani ak­yuvarlar açısından zengin <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> anlamına  gelir. Kanda akyuvar sayısının artma­sıyla seyreden lösemiler, kan  kanserle­rinin yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bu nedenle günümüzde,  kan dolaşımın­da olgunlaşmamış ve tipik olmayan ak­yuvarların sayıca çok  ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri” ve “alösemik kan kanseri”  ayrımı yapılmaktadır.</p>
<p>Kan kanseri, çeşitli akyuvar hücre­lerinin üretildiği dokuları  etkileyen bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> hastalığıdır. Dolaşımdaki  kam et­kilediği gibi, sonuçlan çevre kanında belirgin biçimde  görülmeyebilir. Has­talıktan etkilenen hücreler (granülosit-ler,  lenfositler, retikülohistiyositler ve <a href="http://www.saglik.im/plazma/">plazma</a> hücreleri) denetimden çıkarak bağımsız <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> etmeye başlar ve kan hücrelerinin üretildiği organlara, ayrıca başka  organ ve dokulara yerleşip yapı­sal yıkıma neden olurlar.</p>
<p>Bütün <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> gibi kan kanserlerinin  nedenleri açıklığa kavuşmamıştır. Ama araştırmalar, kan kanserine ne­yi  olan ya da hazırlayan etkenler hak-ıda Önemli veriler sağlamıştır.  Bunla-”lökomojen faktörler”, yani kan kan-rini hazırlayıcı etkenler adı  verilir. ‘Bazı etkenlerin (Örneğin iyonlaştırıcı ışınım [radyasyon])  hastalığa neden ol­duğu kesin bilinmekle birlikte, bazıları henüz  kanıtlanmamıştır. • Irk, yaş ve cinsiyete bağlı etkenler -Yirmi dört  ülkede yapılan yeni bir araş­tırmaya göre kan kanserinden <a href="http://www.saglik.im/olum/">ölüm</a> ora­nı  100.000′de 6′dır. Ama hastalığın gö­rülme sıklığı toplumlara göre  değişir; beyazlarda, Afrika ve Uzakdoğu köken­lilere göre iki kat daha  sık rastlanır. Kronik lenfositer lösemi Japonlar’da ve Çinliler’de hiç  görülmezken, Yahudi-ler’de son derece yaygındır. Bunun ne­deni tam  olarak bilinmemekle birlikte ırk, kalırım ve çevre etkenlerinin rolü  tartışılmaktadır.</p>
<p>Hastalığın görülme sıklığı ile yaş arasındaki bağıntı çok  değişkendir: Ya­şamın ilk 10 yılında artan görülme sıklığı, 3-5  yaşlarında en yüksek oranda­dır; hastalık 50 yaş sonrasında yemden  sıklaşır ve 70-75 yaşlarında sıklığı ikin­ci kez doruğa ulaşır.Yaş İle  hastalığın değişik tipleri ara­sında da bir bağıntı vardır. Çocuklarda  akut lenfositer lösemiye sık rastlanır­ken, akut miyeloit tip ender  görülür. Çocukluk döneminde hastalığın kronik biçimleri hemen hemen hiç  görülmez. Orta yaşlarda akut ve kronik tipler yak­laşık olarak eşit  orandadır, yaşlılarda ise kronik lenfositer lösemi ve akut mi­yeloit  lösemi oranı belirgin biçimde ar­tar. Ama bütün lösemi türleri içinde,  kötü gidişli akut tipler, ötekilerden da­ha sık görülmektedir.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-9277" title="KAN KANSERİ (LÖSEMİ)" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2009/04/KAN-KANSERİ-LÖSEMİ.jpg" alt="" width="220" height="238" /></p>
<p>Ayrıca hastalık, kadınlara göre er­keklerde belirgin bir biçimde daha  yaygın  Kan kanserinde kalıtsal etkenlerin Önemi konusunda tartışmalı  görüşler vardır. Ama bugüne değin kalıtsal et­kenlerin önemini  kanıtlayan kesin bul­gular elde edilememiştir.  iyonlaştırıcı ışınım &#8211;  İyonlaştırıcı ışı­nınım hazırlayıcı etkisi, insan ve hayvan­lar  üzerindeki deneylerle kanıtlanmıştır.İnsanlarda ışınıma bağlı olarak  geli­şen kan kanseri olguları uzun süreden beri bilinir. Hiroşima ve  Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra sağ kalan insanlar  üzerindeki yapılan araş­tırmalarda, ışınımın kan kanseri sıklığım önemli  Ölçüde artırdığı, aynca ışınım miktarı ile kan kanseri arasında doğru  orantılı bir ilişki bulunduğu açıkça kanıtlanmıştır. Kan kanseri­nin  radyoloji uzmanı hekim­lerde başka insanlara oranla daha sık görüldüğü  de bilinen bir gerçektir.</p>
<p>Kan kanserini hazırlayan başka dış etkenler &#8211; Uzun süre benzol  etkisinde çalışan kişilerdeki akut miyeloit lösemi sıklığı, benzolün  hastalık nedeni olduğu yolunda en kü­çük bir kuşku bırakmamaktadır.  Başka maddelerle ilaçlann böyle bir rol oyna­yıp oynamadığı konusunda  ise kesin bilgi yoktur.</p>
<p>Akut ve kronik olmak üzere iki tip kan kanseri vardır. Bu biçimler  de, etki­lenen hücrenin tipine göre miyeloit ve lenfositer olarak kendi  içinde ikiye ayrı­lır. <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">Hücre</a> tipine göre yapılan bu  sınıf­landırmada, özellikle hastalığın akut bi­çimlerinde daha ender  olarak öteki hüc­re tipleri de etkilenebilir. Böylece akut eozinofiler  kan kanseri, bazofiler kan kanseri ve kloroma tabloları ortaya çı­kar.  Burada, akut ve kronik terimlerinin hastalığın klinik tablosuyla değil,  kan özellikleriyle ilgili olduğunu vurgula­mak gerekir.</p>
<p><strong>AKUT KAN KANSERLERİ</strong><br />
Akut kan kanserlerinde başlangıç belir­tileri çok çeşitli olduğundan,  hastalık tablosunu tanımlamak oldukça güçtür. Gene de hastalığın bulgu  ve belirtileri­nin çoğu, kandaki değişikliklerden ve akut kan kanserinin  yayılıcı özelliğin­den kaynaklanır.Olguların yansından çoğunda ilk  be­lirti kanama eğilimindeki artıştır (kana­ma diyatezi).<br />
Sık görülen ilk belirtiler arasında de­ri ve mukozalardaki purpuralar  (mo­rumsu kırmızı küçük kanama odaklan) ile dişeti ve <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> kanamalan sayılabi­lir. Kanama, herhangi bir organda da görülebilir.  Örneğin, gözün ağtabakası, içkulak, dişler, beyin, beyin-omurilik zan  (meninks), <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> ve idrarkesesi, sindirim organlan ve  akciğer zannda da kanamalara rastlanabilir.Ağır bir seyir izfeyen ateş,  başlangıç­ta olguların üçte birinde görülürken, akut kan kanserlerinde  her olguda gözlenir.</p>
<p>Tipik bir belirti de ağız ile yutakta kanamalı ve <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> ölümüne bağh (nekrotik) değişimlerdir. Dil ve dudaklar kuru­yup çatlar;  dişetlerinde şişme, kanama ve yer yer doku ölümü (nekroz) görülür; iç  yanak mukozası ve damakta topluiğne başı büyüklüğünde kanama odaklan  (pe-teşi) ile içi kan dolu keseciklere rastla­nır; büyüyen bademcikler  kanamalı, mo­rumsu, gri-beyaz bir zarla kaplıdır.<br />
Hastalığın ileri evrelerinde her ol­guda görülen kansızlık, başlangıçta  belirgin olmayabilir, ama ilerleyici ni­teliği nedeniyle zamanla  halsizlik, baş dönmesi, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> atışlannda hızlanma ve  yorgunlukla gelen <a href="http://www.saglik.im/nefes-darligi/">nefes darlığı</a> yara­tır.</p>
<p>Hastalığın başlangıcında ya da daha çok gidişi sırasında kanserli  hücreler tüm dokulara yayılarak değişik ölçüler­de yıkıma yol  açabilirler. En çok şu so­nuçlar görülür: Özellikle çocuklarda yer yer  osteoliz (bölgesel <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> erimesi), <a href="http://www.saglik.im/osteoporoz/">osteoporoz</a> (kemik dokusunun yoğunlu­ğunun azalması) ya da iskelet sistemin­de  periost (kemik dış zan) tepkimesi, et­kilenen bölgeye göre değişik yerel  felç­lerle ortaya çıkan <a href="http://www.saglik.im/kategori/sinir-sistemi/">sinir sistemi</a> belirtile­ri,  akut ya da daha çok belirtisiz başlayan beyin-omurilik zan tahrişine  bağh lösemi menenjiti. Akut kan kanserinin klinik belirtileri arasında  son olarak da­lak, lenf düğümü ve karaciğer büyümesi dikkati çeker. <a href="http://www.saglik.im/dalak/">Dalak</a> büyümesi genellik­le ön planda değildir, hatta olguların yüzde 40′ında  hiç görülmez. Aynı bi­çimde karaciğer büyümesi de belirgin değildir ve  olguların önemli bir bölü­münde görülmeyebilir. Öte yandan, lenf düğümü  büyümesi çocukluk çağı akut lenfositer lösemilerinde baş, boyun yan­ları  ve göğüs bölgelerinde çok yaygın­dır.</p>
<p>Bunlardan da anlaşılacağı gibi akut kan kanserlerinin çok çeşitli  klinik belir­tileri vardır. Bu belirtilerin en azından hastalığın  başlangıcında tek tek ya da birkaçının bir arada görülebileceği dik­kate  alınırsa, akut kan kanserinin kolay­ca başka hastalıklarla (enfeksiyon  hasta-hklan, romatizma hastahklan vb) kanş-tınlabüeceği ve yanlış tam  koyma olası­lığının yüksek olduğu anlaşılır. Akut kan kanserleri çok  hafif ve değişken belirti­lerle ortaya çıksa da, kan tahlili  yapılma­sını gerektiren bir ya da daha çok belirti mutlaka bulunur.  Böylece tanıya yaklaşı­lır ya da en azından kan kanseri kuşkusu sağlam  bir temel üzerine oturtulur.</p>
<p>İncelemeler<br />
• Kan-kemik iliği incelemesi &#8211; Kan<br />
kanserinin tanısı ve hücre tipini belirle­mek açısından kaçınılmaz  olarak en önemli inceleme kan ve <a href="http://www.saglik.im/kemik-iligi/">kemik  iliği</a> in­celemesidir. Günümüzde kan kanseri sınıflandırmasında  çevre kanının incelenmesi yeterli görülmemektedir; çevre kanı normale  yakın olabilir ya da belir­siz değişiklikler gösterebilir. O yüzden  kemik iliği ve lenf düğümü incelemele­ri de gereklidir. Böylece kan  kanserinin hücre tipi ve hücrelerin olgunluk dere­celeri belirlenebilir.<br />
Hücre biçimine göre çeşitli akut kan kanseri tipleri ayni: edilebilir.  Bu sınıf­landırma klinik açıdan olanaksız görü­nürse de, çeşitli  tiplerin, hücre biçimine göre aynı tedaviye farklı yanıtlar ver­mesiyle  doğrulanmaktadır.<br />
Akut kan kanserlerinde en Önemli bulgu kan ve kemik iliğindeki  olağan­dışı hücrelerdir. Buna karşın akyuvar­lar ya da kemik iliği  hücrelerinde her zaman sayısal değişildik görülmeyebi­lir.<br />
Kanserli hücrelerde çoğunlukla Au-er cisimcikleri denen oluşumlar  bulu­nur. Bu cisimciklerin görülmesi akut kan kanseri tanısını  kesinJeştirdiği gibi, kanserin miyeloit tipte olduğunu da be­lirtir.</p>
<p>Gidişi<br />
Kan kanserlerinde hastalığın gidişi ve sonlanması akut ve kronik  biçimleri ile miyeloit ve lenfositer tipler arasında bü­yük değişiklik  gösterir.<br />
Ama kan bulguları, hastanın yaşı, hastalığın evresi ve uygulanan tedavi  gibi çeşitli etkenlere göre, aynı hücre ti­pindeki kan kanserlerinde de  gidiş ve buna bağlı olarak sonlanma çeşitlilik gösterebilir. Kana  ilişkin ve kan dışı et­kenlerin iyi bilinmesi yanında dikkatli bir  değerlendirme, oldukça sık yapılan iki hatayı önleyebilir.<br />
Bunlardan ilki ve belki de en sık gö­rüleni, hastalığın kan kanseri  olması ne­deniyle, daha başından sonucun kötü olacağını kabul etmek,  ikincisi ise tam tersine hiçbir iyileşme şansı bulunma­yan olgularda  aşın beklentilerle hastala­rı ileri uzmanlık merkezlerinde uzun ve  bıktırıcı araştırmalarla oyalamaktır. Ağır gidişli ve kötü sonlanan akut  kan kanserlerinde, hastalığın gelişiminin ön­ceden belirlenmesine ve  gerçekçi bir değerlendirmeye yardımcı olacak bazı temel verileri  incelemek gerekir.</p>
<p>Her şeyden Önce akut lenfositer lö­semi ve akut miyeloit lösemi  arasında hastalığın gidişi açısından temelde bü­yük bir fark olduğu  bilinmelidir. Akut lenfositer lösemilerde tam iyileşme yüzdesi (kemik  iliği ve kan tablosunun normale dönmesi, tedavi ile hastalığın tüm  belirtilerinin ortadan kalkması), miyeloit lösemilere göre belirgin  ölçü­de yüksektir. Aynı biçimde iyileşme dönemi ve beklenen yaşam süresi  de akut lenfositer lösemilerde daha uzundur.</p>
<p>Özellikle çocuklardaki akut lenfo­siter lösemide <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> tedavisi neredeyse yüzde  100 tam iyileşme sağlamakta­dır. Geniş çaplı bir araştırmada tanı­dan 5  yıl sonra bile yaşayan hastalar bildirilmiştir. Bunların yüzde 60′ında  hiçbir hastalık belirtisi görülmemiş ve hastalar tanıdan 8-20 yıl  sonrasına de­ğin tümüyle normal bir yaşam sür­müştür. Ama 20 yıl  yaşayabilen olguların oranının yüzde l’i aşmadığı gö­rülür.<br />
Öte yandan akut miyeloit lösemiler­de çağdaş tedavi yöntemleri ve yeni  ilaçlara karşın olumlu sonuç alınama­maktadır.</p>
<p><strong>Tedavi</strong><br />
Duyarlı ve güç bir konu olan kan kan­seri tedavisi, kullanıma sunulan  ilaçla­rın çoğalması ve uygulama alanındaki çeşitlilik nedeniyle daha da  karmaşık­laşmaktadır. Ama kronik biçimler dı­şında, kaderci bir tutumla  hastalığın ka-bullenildiği geçmiş dönemlere göre gü­nümüzde durum çok  farklıdır: Artık hastalığın ilerleyişi uzun süre denetim altında  tutulabilmekte ve bazen hastalık kesin olarak yenilebilmektedir. Kan  kanseri tedavisi alanında tüm dünyada büyük çabalarla yeni ilaçlar  bulunmak­tadır. Neredeyse her yıl, tedavide az da olsa ilerleme sağlayan  yeni bir ilaç kul­lanıma girmektedir. Nedene yönelik te­davinin henüz  geliştirilemediği kan kanseri türlerinde günümüzdeki tedavi­nin başlıca  iki hedefi vardır: Olabildi­ğince çok sayıda kanserli kan hücresini yok  ederek kan tablosunu normale dön­dürmek ve kan üretimindeki bozukluğu  gidererek kanama, enfeksiyon gibi sık görülen komplikasyonlan önlemek.</p>
<p>Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için eldeki tedavi olanaklarıyla  çeşitli kanserli hücre tipleri yok etmeye çalışılir. Ayrıca destek  tedavilerle hastalığın kan yapım ve bağışıklık sisteminde yol açtığı  yıkım onanlıp önlenmeye çalışı­lır. Hayvanlar ve insanlar üzerindeki  deneylerde kanserli hücre sayısı ile ya­şama süresi arasında doğru  orantı oldu­ğu kanıtlandığından tedavide bu hücre­leri yok etmeye  yönelik çabaların bü­yük önemi vardır.<br />
Kan kanseri tedavisine karşı duyarlı­lık, hastalığın hücre tipine bağlı  olarak değişir. Başlıca yöntemler fiziksel ve <a href="http://www.saglik.im/hormonal-tedavi/">hormonal tedavi</a> ile ilaç tedavisidir.</p>
<p>• Fiziksel tedavi &#8211; 1903′ten beri uygu­lanan ve uzun süre tek tedavi  yöntemi olan iyonlaştırıcı ışınım, değişik biçimleriyle (röntgen  tedavisinden yüksek enerjili radyoaktif izotoplarla yapılan tedaviye  kadar çok çeşitlidir) kan kan­seri tedavisindeki en önemli fiziksel  yöntemdir.Hastalığın daha çok kronik biçimle­rinde uygulanılan  iyonlaştırıcı ışınım, ancak belli koşullarda uygulanırsa olumlu sonuç  verir. Bu koşullar akut kan kanseri türleri için de geçerlidir.</p>
<p>• İlaç tedavisi (kemoterapi) &#8211; İlaç te­davisi günümüzde kan kanseri  tedavisi­nin temelini oluşturur. Değişik biçim­lerde etki gösteren  birçok ilaç kullanıl­maktadır. Birden çok ilacın birlikte  kul­lanılmasıyla daha çok sayıda kanserli hücreyi yok etme eğilimi,  günümüzde en yaygın tedavi anlayışıdır.<br />
•  <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">Hormon</a> tedavisi &#8211; Kortİkosteroit  grubu ilaçların kan kanseri tedavisinde önemli bir yeri vardır. Hormon  kökenli bu ilaçların olumlu etkileri iki biçimde görülür. Kan kanseri  hücrelerine özel bi­çimde etki ederek kan yapımını uyarıcı, kılcal  damarlar düzeyinde de kanamayı ve zehirlenmeyi önleyici etki  gösterirler.</p>
<p>KRONİK KAN KANSERLERİ<br />
Değişik hücre tipli akut kan kanserleri­nin tersine kronik kan  kanserinde lenfo-siter ve miyeloit biçimler çok değişik klinik  belirtilere yol açar. Lenfositer bi-Çİmde aşın dalak büyümesi  belirgindir; miyeloit biçimdeyse bütün vücuttaki derin ve yüzeysel lenf  düğümlerinde aynı anda belirgin bir şişme gözlenir. • Kronik miyeloit  lösemi &#8211; Kronik miyeloit lösemi bir erişkin hastalığıdır; en çok 30-60  yaş arasında görülür, 25 yaş altında çok enderdir ve çocuklarda  kesinlikle ayrıksı bir durumdur. Ayrıca kadınlarda erkeklerden daha sık  rastla­nan tek kan kanseri biçimidir.<br />
Bütün kan kanseri biçimleri arasın­da en belirtisiz başlayan türdür.  Sıradan kan tahlili ya da check-up sırasmda rastlantıyla saptanan  olgularda hastalı­ğın klinik belirtilerinin, kan tablosu  de­ğişikliklerinden 2-3 yıl sonra ortaya çıktığı belirlenmiştir.</p>
<p>Hastalığın en temel bulgusu, belir­gin ve kimi zaman aşırı boyutlara  ula­şabilen dalak büyümesidir. Dalak büyü­mesi görülmeyen olgularda  kronik mi­yeloit tanısı çok kuşkuludur.En erken ve sık ortaya çıkan  öteki belirtiler, karın ve sindirim sistemiyle ilgili olarak dalak  büyümesinin yol açtı­ğı yakınmalarıdır (sindirim güçlüğü, karında  gerginlik ve dolgunluk duygu­su, kimi zaman karnın sol yanında ağır­lık  duygusu ve ağrı). Sistemik (genel) ya da karın ve sindirim sistemine  iliş­kin belirtiler genellikle daha geç ortaya çıkar. Bunlarla birlikte  görülen Öteki belirtiler kansızlıktan kaynaklanan ya­kınmalar  (halsizlik, çarpıntı, nefes dar­lığı, baş dönmesi vb) ya da  metaboliz­manın hızlanmasına bağlı bulgulardır (örneğin hızlı kilo  yitimiyle birlikte ge­nel durumun bozulması). Kronik miye­loit lösemide  kanda <a href="http://www.saglik.im/urik-asit/">ürik  asit</a> artışı da sık görülür. Bunun sonucunda böbrek­lerde oluşan  ürik asit taşları, <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> nöbet­lerine yol açar.</p>
<p>• Kan tablosu &#8211; Kronik miyeloit löse­mide kan ve kemik iliğindeki en  belir­gin özellik genel dolaşımda granülosit dizisinden olgunlaşmamış  hücrelerin görülmesidir. Bu hücrelerde belirgin bir biçimsel  olağandışılık bulunur. Kemik iliğinde ise ilik hücreleri belirgin  Ölçü­de artmıştır. Akyuvar sayısında da önemli bir artış vardır, ama bu,  çeşitli olgularda hatta aynı olguda büyük fark­lılık  (15.000-500.000/mm3 arasında) gösterir. Akyuvar sayısının normal ya da  normalin altında olması oldukça en­derdir; akyuvar sayısındaki artış  hastalı­ğın neredeyse değişmez bir bulgusudur. Sayıları mutlak olarak  artan akyuvarlar, miyelosit ve metamiyelositlerin çoğun­lukta olduğu  nötrofîl granüloblastlar ve granülositlerden oluşur. Kronik miyelo-it  lösemide görülen bu akyuvarlar nor­mal biçimlerim bir ölçüde yitirmiş,  anormal yapıda hücrelerdir. Kemik ili­ğinde biçimsel anormallik gösteren  gra­nüloblastlar arasında genellikle miyelo-sitler ağırlıktadır. Ama  genel dolaşım kanında olduğu gibi kemik iliğinde de bu hücrelerin bütün  oluşum evrelerinin görülmesi nedeniyle, akut kan kanserle­rinin önemli  bir özelliği olan “lösemi hiatusu”na rastlanmaz. Granüloblast ar­tışı  bütün hastalık dönemi boyunca de­ğişmeyen bir bulgudur. Öte yandan  has-lalığın başlangıcına ait tipik bir bulgu olan belirgin megakaryosit  artışı, hasta­lık boyunca azalma eğilimi göstererek ileri evrelerde  normalin altına iner. Eritroblast serisindeki bozukluk ise hastalı­ğın  başlangıcında görülmeyip ileri evre­lerde ciddi boyutlara vanr.Kemik  iliğindeki bu değişikliklerle birlikte dolaşım kanında da trombosit  sayısmda giderek azalma ve ağır kan­sızlık gelişir.</p>
<p>Hastalık tedavi edilmediğinde kro­nik bir gidiş gösterir: Tüm gelişim  evre­lerinde akyuvar sayısında artış ile orta­ya çıkan alevlenme  dönemlerini, kendi­liğinden iyileşme dönemleri izler; orta­lama yaşam  süresi 3 yıldır. Ama yüzde 25 oranında 5-10 yıl yaşayan olgular da  bildirilmiştir. Dalakta ilerleyici bir bü­yüme vardır, <a href="http://www.saglik.im/yazi/kansizlik/">kansızlık</a> giderek ağırlaşır ve genel  durum kaşeksiye (zafiyet) va­racak ölçüde bozulur. İleri aşamada ka­nama  ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/enfeksiyonlar/">enfeksiyonlar</a> da gelişebilir.<br />
Olguların çoğunda son evrede “akut terminal blastik kriz” adı verilen  bir tab­lo gelişir. Çoğunlukla ani biçimde, ba­zen de yavaş ortaya çıkan  ve önleneme­yen bu durum, akut kan kanserlerinin klinik ve kan  belirtilerini andırır.<br />
Günümüzdeki tedavi yöntemleriyle hastaların çoğunda normal yaşam  ko­şullan, çalışma etkinliği ve klinik-kan tablosunda iyileşme  sağlanabilmektedir.</p>
<p>Akut kan kanserlerinde olduğu gibi kronik miyeloit lösemide de  gidişin önceden kestirilebilmesi için bazı özellik­lerin bilinmesi  gerekir. Tanı aşamasın­da alyuvar sayısı normal ya da en azın­dan  3.000.000/mm3′ten yüksek, trom­bosit sayısı normal ve akyuvar sayısı  belirgin ölçüde artmış (50.000/mm3′ten yüksek) olan hastalar genellikle  daha uzun yaşar. Buna karşın kansızlığın hızlı gelişmesi, olgunlaşmamış  hücre ve bazofil sayısının artması, dalak bü­yümesinin giderek  ilerlemesi, lenf dü­ğümlerinin büyüyüp yüzeysel lenf bez­lerinin  şişmesi, ışın ve ilaç tedavisine direnç gelişmesi, kötü gidişe işaret  eden bulgulardır.<br />
Kronik miyeloit lösemi tedavisi, da­lağın ışınlanması ve/ya da ilaç  tedavi­sinden oluşur. Ayakta uygulanabilmesi ve ekonomik olması  nedeniyle, ilaç te­davisi günümüzde daha yaygındır. Kan kanseri  tedavisinin yarattığı sorunlar­dan biri de masrafların yüksekliğidir.</p>
<p>• Kronik lenfositer lösemi &#8211; Kronik lenfositer lösemi, öteki bütün  kan kan­seri tiplerinden çok farklı klinik belirtiler gösterir. Hastalık  çok yavaş gidişli-dir ve uzun süre hiçbir belirti görülmez. Hastalar  genellikle başka nedenlerle yitirilir. Bu hastalığı öteki kan  kanserle­rinden ayıran özellik, kanserli lenfosit­lerin normal  lenfositlerden ayırt edile-memesidir. Görülme sıklığı yaşla bir­likte  artan kronik lenfositer lösemi, ço­cuklarda hiç görülmez ya da ayrıksı  bir durumdur; 40 yaşm altında ise çok en­derdir.</p>
<p>• Klinik tablo &#8211; Kronik lenfositer löse­minin başlıca klinik  belirtileri, lenf dü­ğümlerinde büyüme, dalak büyümesi, genel durumun ve  kan tablosunun gide­rek bozulması ve enfeksiyon biçiminde  komplikasyonlardır.<br />
Derin ve/ya da yüzeysel lenf dü­ğümleri genellikle iki yanlı olarak ve  bir mandalinanın boyunu aşmayacak ölçüde büyümüştür; hareketli ve  ağrı­sızdır, fisrülleşme görülmez. Dalak bü­yümesi kronik miyeloit  lösemideki ka­dar belirgin olmasa da, hemen hemen her zaman görülür.Uzun  süre iyi olan genel durum ve kan tablosu, hastalığın ileri evrelerinde  giderek bozulur. Kanda <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a> ve nöt-rofillerin azalması sonucunda,  özellikle <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bobrekler-ve-idrar-yollari-hastaliklari/">idrar  yolları</a> enfeksiyonları gelişir. Sık gelişen bu komplikasyonlar,  hastaların ölümüne yol açan başlıca ne­denlerdendir.</p>
<p>• Kan tablosu &#8211; Kronik lenfositer löse­mide kan ve kemik iliğinin  başlıca özel­likleri, kanda lenfosit ağırlıklı bir akyu­var artışı ve  kemik iliğinde az çok belir­gin lenfosit artışıdır.<br />
Genellikle 100.000/mm3′ü aşmayan bir akyuvar artışı ön plandadır. Ama  akyuvar sayısının normal ya da norma­lin altmda olduğu olgular da  bilinmek­tedir.</p>
<p>Gene de lenfosit sayısının artarak dolaşımdaki akyuvarların yüzde  90-99′unu oluşturması tipik bir bulgudur. Bu duruma, akyuvar sayısı  normal ve sağlıklı görünen kişilerde rastlanması son derece anlamlıdır.  Lenfositlerin bü­yük çoğunluğu olgunlaşmıştır ve biçim bakımından normal  lenfositlerden çok farklı değildir.<br />
Kronik lenfositer lösemide lenfosit­ler, görünüşte normal biçimli  olmaları­na karşın, işlevsel açıdan normal lenfo­sitlerden farklıdır.</p>
<p>Kemik iliğinde lenfosit egemenliği belirgin denebilecek ölçüdedir.  Hastalık ilerledikçe <a href="http://www.saglik.im/lenfositler/">lenfositler</a> giderek çoğalır ve normal  kemik iliği dokusuna tümüyle yerleşerek buradaki sağlam dokunun  azalmasına neden olur. Bununla birlikte kansızlık ile genel dolaşımda  granülosit ve trombosit azalması görülür.<br />
• Hastalığın gidişi, sonlanması ve te­davisi &#8211; Alevlenme ve gerileme  dönem­leriyle kronik bir gidiş gösteren kronik lenfositer lösemi,  olguların çoğunda Çok yavaş ilerler. Hastalığın, tanı önce­sinde bazen  hiç belirti vermeden uzun zaman varlığını sürdürmesi ve 10-20 ya da 25  yıl yaşayan hastaların bilinmesi, kronik lenfositer löseminin sanılandan  daha yavaş geliştiğini düşündürmekte­dir. Gene de hastalığın çok  değişken bir gidiş gösterdiği unutulmamalıdır. Sık rastlanan ve orta  şiddette seyreden has­talık biçiminin yanı sıra iyi ve kötü huy­lu  kronik lenfositer lösemiler de bilin­mektedir.</p>
<p>Genellikle ileri yaşlarda rastlanan iyi huylu kronik lenfositer  lösemi, yıl­larca belirtisiz seyredebilir; lenf dü­ğümlerinde hafif  büyüme, her zaman gözlenmeyen dalak büyümesi, genel durumun iyiliği ve  lenfosit egemenli­ğindeki akyuvar artışı dışında normal görünen kan  tablosu, hastalığın iyi huylu biçimine Özgü bulgulardır. Kötü huylu  biçimlerde ise dalak ve lenf dü­ğümlerinde hızlı büyüme, ilk evreden  başlayarak yüksek ateş, genel durumda hızlı bir bozulma, erken dönemde  kan­sızlık ve trombosit sayısmda azalma görülür. Ama bu hızlı gelişim,  kötü huylu hastalığın kendisinden çok, hastalığa geç tanı konabilmiş  olmasıyla açıklanabilir.<br />
Sonlanmanın belirlenmesinde, kan tablosuna ait bilgiler çok önemlidir.  Ağır kansızlık, trombosit ve granülosit sayılannm düşmesi, dikkatle  değerlen­dirilmesi gereken verilerdir.Kronik lenfositer lösemi tedavisi  de dalağa ışınım verme ve ilaç tedavisin­den oluşur. Ayakta  uygulanabilen ilaç tedavisine günümüzde daha sık başvu­rulmaktadır.</p>
<p><strong>Hyelofibrol</strong><br />
Kansızlık ve dalağın aşın boyutlarda büyümesi sonucu ortaya çıkan bir  hastalıktır. Miyeloskleroz ya da osteomiyeloskleroz adı da verilen bu  hastalığın nedeni bilinmemektedir. Miyelofİbroz, başka bir ender <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> grubuyla  (polisitemi, tronıbositemi [dolaşımdaki trombosit-lerin mnp'te  milyonlara ulaşacak ölçüde arttığı bir hastalık]) birlikte  miyeloproliferatif (kemik iliğinin dokusal ya da hücresel çoğalması)  hastalıkları oluşturur. Miyeloflbrozda, kemik iliği dokusu giderek  ye­rini bağdokusuna bırakır. Böylece kemik iliğinin hücre dokusu  gide­rek azalır. Bu durumda vücut, kan yapım görevini anne kanımda  oldu­ğu gibi dalağa yükler.</p>
<p>• Belirtileri &#8211; En temel ve tipik bulgu, aşın boyutlara (3-4 kg)  ulaşa­bilen dalak büyümesidir; ilerleyici kansızlık bulgularına ek  olarak za­man zaman çok şiddetli ağn da görülebilir. Tipik kan bulguları  ara­sında kemik iliği biyopsisinde ilik dokusuna ve genellikle kana  bile rastlanmaması önemlidir. Bu duruma “kuru ponksiyon” adı verilir.  Çevre kanından hazırlanan örnekte, granülositlerin olgunlaşmamış ana  hücreleri, dev <a href="http://www.saglik.im/trombositler/">trombositler</a> ve özellikle  anizopoikilositoz olgusu (alyuvarların biçim ve hacim açısından  birbirinden çok farklı olması) görülür.</p>
<p>• Gidişi ve tedavi &#8211; Hastalık çok yavaş gidişlidrr; 10 yılı aşan  olgular bildirilmiştir. Alyuvar yapımını en etkin biçimde uyarmak  amacıyla yüksek dozda testosteron verilmesi ve dalağa <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> dozlarda bölüm-sel ışınım uygulanması, tedavinin temelini oluşturur.  Bazı olgularda dalağın çıkartılması gerekebilir.</p>
<p><strong>Lösemi Olan İnsanlarda  Moral İçin Bilinmesi Gerekenler</strong></p>
<div style="background-color: #090909; width: 425px;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="343" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="bgcolor" value="#090909" /><param name="src" value="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFdFR1lOWRI=" /><param name="wmode" value="window" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="343" src="http://www.vidivodo.com/VideoPlayerShare.swf?u=BFdFR1lOWRI=" allowfullscreen="true" wmode="window" bgcolor="#090909"></embed></object></div>
<p><strong>Zehirli maddelere ya da ilaçlara bağlı bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığı   tanısı nasıl konur?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kan hastalığının tanısı laboratuvar verilerine dayanır. Bu hastalığın   bir ilaca ya da kimyasal maddeye bağlı olarak ortaya çıktığım sapta­mak   ise daha güçtür. Genellikle <a href="http://www.saglik.im/kategori/ilac-bilimi/">ilaç</a> alımına bağlı kan hastalığı   tamsı öbür olasılıklar elendikten sonra konur. Kan hastalığının tipine   göre, kam oluşturan maddeler için zehirleyici etkisi olan ilaçların,   belirtile­rin ortaya çıkmasından hemen önce ya da daha eskiden alınıp   alınma­dığım saptamak çok önemlidir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Kan hastalığına yol açan madde her zaman saptanabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Bunu saptamak bazen çok güçtür. Yakın dönemde kullanılan ilaçlar bile   unutulabilir. Üstelik belirtilerin ortaya çıkmasına aylar önce   kulla­nılan ilaçlar yol açmış olabilir. Bazı zehirli maddeler ise   hastanın far­kına bile varmadan vücuda alınmış olabilir. Hekim zehirli   maddelere bağlı bir <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığından kuşkulanınca ısrarla kullanılan ilaçlan öğ­renmeye çalışır   ve hastanın özgeçmişini dikkatle değerlendirir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Laboratuvar incelemeleri aracılığıyla ilaçlara bağlı <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> hastalığı   tanısı konabilir mi?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kan hastalığını ortaya çıkarmaya yarayan bir dizi laboratuvar   incele­mesi vardır. Bunlar büyük ölçüde genel kan tahlillerinden oluşur.   Bu olağan incelemelerin yanı sıra daha özgül testler de yapılabilir.   Bunla­rın tanı değeri tepkime tipine göre değişir ve özellikle alyuvar   yıkımı­na bağlı kansızlıklarda yüksektir. Ama trombosit ve akyuvar   eksikliği olgularında kısmen yararlı, bütün kan hücrelerinin yapımında   azalma­ya bağlı kansızlıklarda ise pek yararlı değildirler.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/kan-kanserleri-losemiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Baş Ağrısı</title>
		<link>http://www.saglik.im/bas-agrisi/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/bas-agrisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 03:23:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Beyin Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Videolu Sağlık Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Baş Ağrıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=111</guid>
		<description><![CDATA[BAŞ AĞRISI Baş ağrısı çok çeşitli hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilen bir belirtidir. Genellikle basit rahatsızlıkların, ama bazen de ağır hastalıkların belirtisidir ve bu nedenle küçümsenmemelidir. Baş ağrısının nedenlerinin aydınlatılması çok önemlidir. Tıbbi uygulamada baş ağrısının bir­biriyle ilişkili üç ana biçiminden söz edilir: Bütün başın içinde tam bir ağrı­nın görüldüğü olgular, yüzeysel nitelik­te ağrının bir duyu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BAŞ AĞRISI</strong></p>
<p>Baş ağrısı çok çeşitli hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilen bir  belirtidir. Genellikle basit rahatsızlıkların, ama bazen de ağır  hastalıkların belirtisidir ve bu nedenle küçümsenmemelidir. Baş  ağrısının nedenlerinin aydınlatılması çok önemlidir.<br />
Tıbbi uygulamada baş ağrısının bir­biriyle ilişkili üç ana biçiminden  söz edilir: Bütün başın içinde tam bir ağrı­nın görüldüğü olgular,  yüzeysel nitelik­te ağrının bir duyu siniri boyunca yayıl­dığı olgular  ve başın genellikle bir ya­nında <a href="http://www.saglik.im/migren/">migren</a> tipi ağrının görüldüğü  ol­gular. Migrende ruhsal ve görsel bozuk­luklarla <a href="http://www.saglik.im/bulanti-kusma/">bulantı</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kusma/">kusma</a> gibi genel be­lirtiler birlikte görülür. <a href="http://www.saglik.im/yazi/bas-agrilari/">Baş ağrıları</a> bir  başka ölçüte göre de iki grupta toplanır. Birinci grupta tanısı yalnız  hastadan alı­nan öyküye dayanan migren ve gerilim tipi baş ağrıları yer  alır. Öbüründe ise tanının muayene ve bazı incelemelerle konduğu kafaiçi  <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalık</a> süreçleriyle, genel <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a>la ya  da yerel hastalık­larla birlikte görülen baş ağrıları bulu­nurbir süre  için bir gözde görme alanını sı­nırlayan canlı bir ışık çizgisi  (parıltılı skotom) belirir; bu görme kusuru başın karşı tarafında <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> başlayınca ortadan kalkar.<br />
Ağrı şiddetli, zonklayıcı ve ilerleyi­ci özelliktedir. Başlangıçta gözün  üze­rinde yoğunlaşır, sonra şakak bölgesine yayılır. Migrenin tuttuğu  baş yansında deri duyarlığı artmıştır; deriye dokun­mak ya da en küçük  baş hareketleri ağ­rıyı başlatabilir. Hasta ses ve ışığa karşı da aşın  duyarlılaşır; bu nedenle sessiz ve karanlık bir ortam ister. <a href="http://www.saglik.im/istahsizlik-2/">İştahsızlık</a> görülür. <a href="http://www.saglik.im/bulanti-kusma/">Bulantı</a>, <a href="http://www.saglik.im/kusma/">kusma</a> ve  halsizlik sık görü­len öbür belirtilerdir.<br />
Migren nöbetlerinin süresi çok de­ğişkendir; kısa süreli nöbetler birkaç  sa­atten 12-24 saate kadar, ağır migren nö­betleri ise birkaç gün  sürebilir.<br />
Aşırı idrar çıkartılan hızlı bir çözül­me dönemiyle nöbet biter.  Migrenden hiçbir iz kalmayan hasta normal yaşa­mına döner.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-10138" title="bas_agrisi" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2010/03/bas_agrisi.gif" alt="" width="275" height="286" /></p>
<p><strong>ÇEŞİTLİ BAŞ AĞRILARI</strong><br />
Baş ağrısının birçok çeşidi vardır. Baş ağrısı <a href="http://www.saglik.im/yaralanma-sonrasinda-gelisen-osteit-nedir/">yaralanma</a>,  <a href="http://www.saglik.im/iltihap-yangi/">iltihap</a>,  <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a>, damar  bozuklukları gibi yerel ya da <a href="http://www.saglik.im/metabolizma/">metabolizma</a> hastalıkları, <a href="http://www.saglik.im/yazi/zehirlenme/">zehirlenme</a>ler,  <a href="http://www.saglik.im/tansiyon-yuksek-tansiyon/">yüksek tansiyon</a> gibi ge­nel nedenlerle ortaya çıkabilir. Ruhsal gerginlik ve  çatışmalardan ya da yor­gunluktan kaynaklanabilir. Çeşitli ana­tomik  yapıların uyarılması da baş ağrı­sına neden olur. Bunlar arasında başın  derisi ve derialtı dokusu, kafadaki <a href="http://www.saglik.im/kategori/kaslar/">kas­lar</a>, kafatasını  Örten <a href="http://www.saglik.im/bag-dokusu/">bağ doku</a> yapısında­ki zar,  kafatası içindeki <a href="http://www.saglik.im/toplardamarlar/">toplardamar</a> sinüsleriyle  bunlara dökülen büyük top­lardamarlar, beyin ve omuriliği saran  zarlarla (<a href="http://www.saglik.im/meninks-nedir/">meninks</a>) onlan besleyen  atar­damarlar, ağrı uyarılarnı merkeze taşı­yan kafa sinirleri lifleri,  trigeminus, dil-<a href="http://www.saglik.im/yutak-farinks/">yutak</a> ve <a href="http://www.saglik.im/nervus-vagus/">vagus</a> sinirleri ile İlk üç boyun omuru siniri sayılabilir.</p>
<p>Ayrıca burun, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">kulak</a> ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/goz-hastaliklari/">göz  hastalıkları</a> baş ağ­rısı yapabilir. Traksiyon (çekme) teda­visi,  ağrıya duyarlı damar, sinir, me­ninks gibi anatomik yapıların gerilmesi  ve/ya da baskıya uğraması da baş ağrısını başlatır. Organik nedenlerin  yanında ruhsal ve duygusal nedenlere bağlı baş ağrıları da vardır.  Bunaltı, ruhsal çöküntü ve <a href="http://www.saglik.im/histerik-noroz/">histerik</a> olgularında baş  ağrı­sı çok sık görülür. Bazı <a href="http://www.saglik.im/yazi/kisilik/">kişilik</a> özellik­leri de  baş ağrısı olasılığını artırır. Baş ağrısına eğilimli insanlar  genellikle sı­kıntılı, katı, yalnızlığı seven, üstbenliği fazla  gelişmiş, kusursuzluk arayan ve sürekli hoşnutsuzluk içinde kişilerdir.  Baş ağrısı <a href="http://www.saglik.im/bilincalti-savunma-mekanizmalari/">bilinçaltı</a> ruhsal çatışmaların bir dışavurumu da olabilir; uzun süre bastırılmış  düşmanlık duygularının be­densel yakınmalara dönüşmesiyle orta­ya  çıkabilir. Organik ve ruhsal-duygusal etkenlerin yanı sıra birçok baş  ağrısını <a href="http://www.saglik.im/beynin-damar-kokenli-hastaliklari/">beyin  damarları</a>nın noradrenalin, adrenalin, serotonin, histamin gibi sinir  ileticisi kimyasal maddelere aşırı duyarlılık kazanmasına ve <a href="http://www.saglik.im/apandisli-hastaya-agri-kesici-vermek-dogru-mudur/">ağrı  kesici</a> özellikteki endorfin salgısının azalma­sına bağlayan bir  kuram gittikçe ilgi toplamaktadır.</p>
<p><strong>Tedavi</strong></p>
<p>Baş ağrısı çok çeşitli ve karmaşık ne­denlere bağlı olarak ortaya  çıkabilir. Ama ilgili yapıların geçici ya da kalıcı hastalıklarının ve  baş ağrısı yapabilecek genel ve yerel hastalıkların doğru tanı­sı,  tedavi açısından çok önemlidir. Ta­nıya yardımcı olabilecek hiçbir  ayrıntı göz ardı edilmemelidir.<br />
Tedavi yöntemi büyük ölçüde tanıya bağlıdır. Baş ağrısı yalnızca çeşitli  ilaç ve genel önlemlerle hafifletilebilen bir belirti değildir;  Öncelikle onu yaratan nedenin bulunup giderilmesi gerekir.<br />
Bununla birlikte temel nedeni bul­mak genellikle çok zordur; dolayısıyla  da tedavide çoğu kez deneme-yanılma yöntemine başvurulur. Bu yöntem  an­cak temel bir ilkenin gözetilmesi koşu­luyla uygulanabilir. Yani  bütün ilaçların zehirleyici etkisi olduğu dikate alınarak hekim gözetimi  altında sürdürülen teda­vide en hafif etkili ilaçla başlanarak en ağır  etkisi olana doğru adım adım ilerlenmesi zorunludur. Kuşkusuz ilaç  teda­visinden önce ve onunla birlikte hekim­le hastanın el ele vererek  hastalığı önle­me olanaklarını araştırmaları ve hasta­nın ilaç dışı  savunma yeteneklerini ge­liştirmeye çalışmaları gerekir.<br />
Birçok baş ağrısı aşırı beslenmeye ve özellikle çok miktarda alkol  almaya bağ­lıdır. Bu durum saptandıktan sonra ön­lem alınması  kolaylaşır. <a href="http://www.saglik.im/besin-alerjisi/">Besin alerjisi­</a>nin bazen  örtük biçimde de olsa sık sık baş ağrısına yol açtığı unutulmamalıdır.</p>
<p>Başta <a href="http://www.saglik.im/tahillar/">tahıllar</a>, portakal, yumurta,  çay, kahve, çikolata, süt, et, buğday, şeker (şekerkamışı şekeri) ve  maya olmak üze­re çeşitli besinler <a href="http://www.saglik.im/yazi/alerji/">alerji</a> sonucu baş ağrısı  yapabilir. Baş ağrısının besin alerjisin­den kaynaklandığı kuşkusu varsa  hasta­ya en az bir hafta boyunca yalnız <a href="http://www.saglik.im/yazi/alerji/">alerji</a> yapma olasılığı <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> besinler verilir. Ardından alerji yapan besinleri saptama­ya yönelik  bir plan uyarınca bu besinler yavaş yavaş <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> programına  alınır. Böylece <a href="http://www.saglik.im/besin-alerjisi/">alerji yapan besinler</a> saptanır ve bunlar beslenmeden çıkarılınca baş ağrıları ortadan kalkar.  Alerji kökenli baş ağ­rılarının <a href="http://www.saglik.im/kategori/kadin-ve-dogum/">doğum</a> <a href="http://www.saglik.im/dogum-kontrol-haplari-oral-contraceptives/">doğum  kontrol hapları</a>, sigara dumanı ve migren tedavisinde kullanılan  ergotamin (bir çavdarmahmuzu alkaloi­ti) gibi ilaçların etkisiyle  arttığı ya da da­ha kolay başladığı da unutulmamalıdır.<br />
Düzenli yaşama, aşırı içki ve sigara­dan kaçınma, yeterince dinlenme,  rahat bir ortamda çalışma ve arada yeterli be­densel etkinlik yapma gibi  genel önlemler baş ağrısında çok yararlıdır. Hoşgö­rü ve içtenliğe  dayalı insan ilişkileri de günümüz dünyasında zor bulunmakla birlikte  hastaları çok rahatlatır.<br />
İlaç tedavisine gelince, bu konuda izlenebilecek birçok program vardır.  Ayrıca hastaların kendi kedilerine ilaç kullanmaları çok yaygındır. Ama  ne ka­dar yaşanmış deneyimlere dayanırsa dayansın her tedavi yönteminin  eleştiriye açık yanları vardır ve hangi ilaca önce­lik tanınırsa  tanınsın, en zararsız görü­len ilacın bile istenmeyen etkileri  olabi­leceği unutulmamalıdır.<br />
Aşırı yorgunluk, geçici çatışmalar gibi nedenlere bağlı olağan baş  ağrıları 24 saat içinde <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/agiz-hastaliklari/">ağız</a> yoluyla üç dört kez 0,5 gr aspirin alınarak geçirilebilir; bu arada baş  ağrısını kolaylaştıran alkol, sigara, ruhsal karışıklık gibi  etkenler­den korunmak gerekir. Âdet öncesi gö­rülen baş ağrısı, <a href="http://www.saglik.im/yazi/adet-kanamasi/">adet  kanaması</a>ndan ön­ceki sekiz gün boyunca idrar söktürücü bir ilaç  alınarak Önlenebilir; bu yöntem baş ağrısını hazırlayan sürecin âdet  ön­cesi dönemde vücutta sıvı tutulması ol­duğu varsayımına dayanır.  İdrar söktü­rücü alınırken aynca sıvı ve tuz alımı sınırlanmalıdır. <a href="http://www.saglik.im/dogum-kontrol-haplari-oral-contraceptives/">Doğum  kontrol</a> hapları da dikkatle kullanılmalıdır. Doğum kontrol hapı  kullanan kadınlarda baş ağrıları sıklaşır ve şiddetlenir. Âdet ön­cesi  sendromda olduğu gibi bu durum­da da baş ağrısının nedeni <a href="http://www.saglik.im/prolaktin-laktotrop-hormon-lth/">prolaktin</a> sal­gısının artması olabilir; prolaktin salgı­sı bu kez haplardaki <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">hormon</a>ların  etki­siyle arttığından doğum kontrol hapı kullanımına son verilmelidir.</p>
<p>Boyun omurlanmn artrozuna bağlı olarak özel­likle sabahları artkafa  bölgesinde duyu­lan şiddetli baş ağrısı, 0,5 gr aspirinle hemen  geçebilir. Ancak boyun omurlarındaki hastalığı beden eğitimi ve fizik  tedaviyle gidermek daha doğrudur. <a href="http://www.saglik.im/kas/">Kas</a> gerilimine bağlı baş ağrıları  sıcak ban­yo, hafif masaj ya da kas gevşetici ilaç­larla gerginliğin  giderilmesiyle iyileşir.<br />
Baş ağrısını başlatan ya da şiddetlendiren nedenlerin öncelikle  ruhsal-duygusal nitelikte olması durumunda psikoterapiye  başvurulmalıdır.<br />
• Akupunktur- Akupunkturla ağrı gide­rilmesinin biri <a href="http://www.saglik.im/refleksler/">refleks</a>, öbürü <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/ruhsal-hastaliklar/">sinir</a>-salgı  sistemi etkisine bağlı olmak üzere iki ayn yolu vardır. <a href="http://www.saglik.im/refleksler/">Refleks</a> yoluyla etki, belirli bir bölgeye verilen özgül bir uyarıya sinir  sisteminin yanıtıdır.</p>
<p>Bu yanıt ilgili organın duyu, gerginlik, <a href="http://www.saglik.im/hareket/">hareket</a> ve damarlanmasında  değişiklik yaparak ağrıyı giderir. İkinci yol akupunktur uyarı­sıyla  organizmada endorfinlerin belirgin biçimde artmasıdır. Endorfinler  beyinde üretilen <a href="http://www.saglik.im/afyon-opium-morfin-kodein/">morfin</a> kadar  güçlü ağrı kesici maddelerdir. Belirli noktalar akupunk­turla  uyarıldığında sinîr-iç salgı sistemi harekete geçerek ağrı uyarısının  etkisizleştirilmesini sağlar. Akupunktur ağrı yerindeki ya da uzağındaki  standart nok­taların 30 dakika süreyle 4-10 kez uyarılması biçiminde de  uygulanabilir. En başarılı (yüzde 75) sonuçlar kas gergin­liğine bağlı  ağrılarda elde edilmiştir; bu­nu migren (yüzde 50) ve bileşik etkenli  baş ağnlan (yüzde 35) izler. Akupunk­tur uygulaması bütün hastalarda  ilaç kul­lanımını azaltmaktadır.<br />
• Hipnoz- Hipnoz ağrı kesici olarak <a href="http://www.saglik.im/genel-anesteziler/">anestezi</a>, psikoterapi  ve hastayı gevşet­me amacıyla kullanılabilir. <a href="http://www.saglik.im/otonom-sinir-sistemi/">Otonom  si­nir sistemi</a>ne ve bilinçaltına doğrudan girilerek içgüdüsel  eğilimlerin açığa çıkarılmasım sağlar. Hipnotik yanıt bey­nin düş gücü  ve düş kurmayla ilgili sağ yarısının bir İşlevi olabilir. Baş ağrısı  çeken bir hastada hipnozun amacı ağrıyı ortadan kaldırmak ya da  hafifletmek­tir. Bunun için hastaya, baş ağrısına en uygun biçimde  müdahale etme yeteneği kazandırılmaya çalışılır. Böylece hasta ağrı  uyarısını algılar, ama acı duymaz ve nöbetlerini daha iyi denetlemeyi  öğ­renir (otohipnoz). Hipnoz psikoterapide de kullanılır.</p>
<p>Davranış tedavisinde doğ­rudan telkin edici hipnoza ve  duyarsız­laştırma yöntemlerine başvurulur. Hipnoanalizde hastanın olayın  geçtiği yeri düşlemesi, düşlerini ortaya koyması, o ana ilişkin  duygularını canlandırması, deneysel çatışmaları yaşaması ve geç­miş  yıllara dönmesi amaçlanır. Psikosomatik tıpta hipnoz bedende birikmiş  enerjiyi harekete geçirmek ve benliğe doğrudan ulaşmak amacıyla da  kullanı­labilir, Ama hipnoz mucizeler yaratan bir teknik değildir;  hastayı çok iyi tanımayı, belirtilerini anlamayı gerektirir.</p>
<p>• <a href="http://www.saglik.im/yazi/biyoloji/">Biyoloji</a>k geribesleme:  Biyolojik ge­ribildirim olarak da bilinen bu yöntem ağrı tedavisinde son  yıllarda kullanıl­maya başlamıştır. Hastanın <a href="http://www.saglik.im/optik-fizyoloji/">fizyoloji</a>k  işlevlere ilişkin bilgi edinmesine ve bu işlevleri denetlemeyi  öğrenmesine da­yanır. Böylece hasta kendi iyileşme sü­recini kendi  yaratır. Biyolojik geribeslemenin çeşitli uygulama alanları vardır.  Psikolojide bunaltı tedavisinde ve ge­nellikle psikoterapiyle birlikte  uygula­nır. <a href="http://www.saglik.im/raynaud-hastaligi/">Raynaud hastalığı</a> gibi iç hastalıkla­rında da yararlı olabilir. Baş ağrısı teda­visinde  ise özellikle yüz güldürücü so­nuçlar verir. Biyolojik geri besleme  yöntemi migrende vücut sıcaklığını de­netlemenin, gerilime bağlı baş  ağrıların­da ise kas gerginliğini azaltmanın öğre­nilmesine dayanır.  Elektronik olarak iz­lenen bu etkinliklere ilişkin bilgiler anında  hastaya iletilir. Örneğin migren­de hasta çevresel damar genişlemesinin  göstergesi kabul edilen deri sıcaklığını denetlemesini öğrenir. <a href="http://www.saglik.im/yazi/vucut-sicakligi/">Vücut sıcaklığı</a>n­da  bir artış sağlayarak damar etkinliğini kendiliğinden denetler ve  böylece baş ağrısını başlatan damar büzüşmesini gi­derir. Yönetimin  başarı oranı yüzde 60 gibi oldukça yüksek bir düzeydedir. Ge­rilime  bağlı baş ağrısında biyolojik geri-beslemenin amacı kas gevşemesini  sağ­lamaktadır. Şiddetli kas gerginliği bulu­nan hasta bunu normale  dönüştürmeyi öğrenir. Biyolojik geribeslemenin başa­rısı uygulanan  yönteme, ruhsal etkenle­re, plasebo ve tedavi eden uzmanın has­ta  üzerindeki etkisine göre değişebilir.</p>
<p><strong> Nedeni Bilinmeyen (Birincil) Baş Ağrıları</strong><br />
<strong>Migren</strong><br />
Nöbetler halinde gelen ve nedeni tam bilinmeyen bir baş ağrısıdır. Akut  gidişlidir. Genel nüfusun yaklaşık yüzde 2-5′inde görülür. Ağrı  genellikle tek yanlıdır; bulantı, kusma yapar ve saatlerce sürebilir.  Migrenin bazı beyin moleküllerinin metabolizmasındaki genetik bir  kusurdan kaynaklandığı sanılır. Bu durum kafaiçi damar sisteminin zayıf  kalmasına, dolayısıyla da damar genişlemesi ve büzüşmesiyle migrenin  belirmesine neden olur.</p>
<p><strong>Daha geniş bilgi için <a href="http://www.saglik.im/migren/">TIKLAYIN</a></strong></p>
<p><strong>• Salkım tipi baş ağrısı</strong><br />
Genellikle erkeklerde görülen nedeni bilinmeyen ve az rastlanan bir baş  ağrısı biçimidir. Uzun iyilik dönemlerinden sonra sık nöbetler ha­linde  ortaya çıkar; belli bir dönem boyunca birbirine yalan aralıklarla gelen  bu nöbetler sallama benzetilmiştir. Ağrı genellikle kaş kemeri  üzerindedir; şiddetli, zonklayıcı ve kısa sürelidir. Bulantı, <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> akın­tısı ve yüzde kızarmayla birlikte ortaya çıkar.</p>
<p><strong> • Nedeni bilinmeyen kronik baş ağrıları</strong><br />
Nedeni bilinmeyen baş ağrılarının yüzde 50’si kroniktir. Bu tip baş  ağ­rısı süreklidir ya da her gün vardır. Kafaİçİ yapılarda kronik  iltihapla ortaya çıkan kronik konjestif baş ağrıları ve boyun kaslarının  ağrılı gerginliğiyle birlikte görülen kas gerilimi baş ağrıları bu  gruba girer.</p>
<p><object id="VideoPlayback" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="472" height="317" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-404780040153640219&amp;hl=tr&amp;fs=true" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed id="VideoPlayback" type="application/x-shockwave-flash" width="472" height="317" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-404780040153640219&amp;hl=tr&amp;fs=true" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p><strong>İkincil Baş Ağrıları</strong><br />
<strong> • Kafatası içi hastalıklara bağlı baş ağrısı</strong><br />
Baş ağnsına neden olan başlıca kafaiçi lezyonlan tümörler, apseler,  beyin kanamalan, kafa içinde atardamar balonlaşmalan ve menenjit­tir.  Sinir dokusunu etkileyen kanamalarda ağn ani ve şiddetlidir. Tü­mör ve  apselerde ağn genellikle sinir sistemi belirtileriyle birlikte görülür. <a href="http://www.saglik.im/menenjit/">Menenjit</a>te  ise ense sertliği çok tipiktir.</p>
<p><strong> • Kafatası dışındaki hastalıklara bağlı baş ağrısı</strong><br />
Baş ağnsına neden olan başlıca göz hastalıklan glokom, iriste ve gö­zün  iç yapılarında iltihap ve merceklerle düzeltilemediğinden göz kas­larını  sürekli zorlayan kınlma kusurlandır. Ortakulağın ve burun çev­resindeki  sinüslerin iltihaplan ile diş hastalıklan da önemli baş ağnsı  nedenlerindendir. .</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Baş ağrısı tanısı nasıl konur?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Hekimin ilk görevi sinüzit, <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> ya da başka  bir organik  süreçle ilgili ikincil baş ağnsı olasılığını  araştırmaktır. Genel eğilim  son <a href="http://www.saglik.im/migren/">migren</a> nö-betiyle ilgilenmektir,  çünkü son birkaç ay içinde ortaya çıkan ağn  da­ha çok dikkat çeker.  Hatta hasta çoğu kez yıllarca ağn çektikten  sonra hekime başvurmuştur.  Bulantı, üşüme, ışıktan rahatsız olma gibi  belir­tilerle ortaya çıkan  bir baş ağnsı nöbeti varsa migrenden başka  bir hastalığın düşünülmesi  çok güçtür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/bas-agrisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Glomerülonefrit</title>
		<link>http://www.saglik.im/glomerulonefrit/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/glomerulonefrit/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Mar 2010 01:15:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Böbrek Hastalıkları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=33</guid>
		<description><![CDATA[Hastalığın Gidişi: Olguların çoğunda ödem ve tansiyon normale dönerek kısa sürede iyileşme gerçekleşir. İdrarla protein çıkarma ve kanlı idrar birkaç ay daha sürdükten son­ra kaybolur. Ama hastalık çocuklarda yüzde 10-20 dolayında, ileri yaşlarda da­ha yüksek bir oranda, daha kötü seyre­der. Bu olgularda hastalığın ilk belirtile­ri bütünüyle kaybolmak yerine tehlikeli bir gelişme göstererek, kronik böbrek yetmezliğine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hastalığın Gidişi:</strong></p>
<p>Olguların çoğunda <a href="http://www.saglik.im/odem/">ödem</a> ve <a href="http://www.saglik.im/tansiyon/">tansiyon</a> normale dönerek kısa sürede iyileşme gerçekleşir. İdrarla <a href="http://www.saglik.im/protein/">protein</a> çıkarma ve kanlı idrar birkaç ay daha sürdükten son­ra kaybolur. Ama  hastalık çocuklarda yüzde 10-20 dolayında, ileri yaşlarda da­ha yüksek  bir oranda, daha kötü seyre­der. Bu olgularda hastalığın ilk  belirtile­ri bütünüyle kaybolmak yerine tehlikeli bir gelişme  göstererek, kronik <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> yetmezliğine zemin  hazırlayabilir. Bazı olgularda ilk belirtiler bütünüyle geçtik­ten sonra  yineler. Belirtiler bazen yıllar­ca sonra yeniden ortaya çıkar. Bu  arada böbrek işlevlerinde hafif bozukluklar görülebilir. Son olarak pek  az olguda hastalık baştan sona çok ağır bir seyir iz­ler. İdrar  miktarının azalması hiç idrar yapamamaya (anüri) kadar gider ve böy­lece  üremi (kanda <a href="http://www.saglik.im/ure/">üre</a> miktarının artma­sı, ["üre  zehirlenmesi"]) gelişir. Hastalığın bu ağır durumlarında has­ta İlaç ve  diyaliz tedavisiyle yaşatılır, birkaç gün ya da birkaç hafta sonra idrar  yapma yeniden başlar. Ama amirinin ka­lıcı olduğu olgular da vardır.  Amirinin ortaya çıktığı akut glome­rülonefrit ve kötü gidişli  glomerülonefrit arasında <a href="http://www.saglik.im/biyopsi/">biyopsi</a> ile erken dönemde  ay­rım yapılabilir. Böbrekten alınan parça optik, elektronik ve  immünofloresan mikroskoplarda incelenerek tanı konabi­lir. Kötü gidişli  olgularda glomerüllerin bütününe yakını yarımay biçimli hücre­lerle  dolmuştur. İyileşme olasılığı bulu­nan olgularda, dolan glomeriil  yüzdesi daha düşüktür ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hucre/">hücre</a> çoğalması  glomerül içi hücrelerle sınırlıdır.</p>
<p><a rel="attachment wp-att-3366" href="http://www.saglik.im/glomerulonefrit/attachment/179/"><img class="alignleft size-full wp-image-3366" title="179" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/11/179.jpg" alt="" width="191" height="215" /></a></p>
<p><strong>Belirtinin Nedenleri:</strong></p>
<p>Bazı belirtilerin mekanizması henüz tam  olarak anlaşılmamıştır. Ödem, birçok öğenin birlikte yol aç­tığı bir  belirtidir. Bir görüşe göre, akut glomerülonefritte kılcal <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">damar</a> duvarla­rının  geçirgenliği vücudun bütün bölge­lerinde artar. Böylece kanda dolaşan <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> ve <a href="http://www.saglik.im/protein/">proteinler</a> kolayca damar dışına çı­kabilir. Damarda dolaşan sıvının büyük bir  bölümünün (yüzde 25′e kadar) da­mar dışı <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> aralığına geçmesi ödemi  tek başına açıklayabilir. Ama ödeme neden olabilecek başka mekanizmalar  da vardır. Normal durumlarda damar-lardaki sıvıyı dışarı doğru iten  hidrosta­tik basınca karşı damar duvarlarından geçemeyen <a href="http://www.saglik.im/plazma/">plazma</a> proteinleri geçişme (osmoz) basıncı yaratarak bir denge oluşturur. Hasta  glomerüllerden protei­nin süzülerek büyük miktarlarda yitiril­mesi,  kanda protein düzeyinin düşmesi­ne yol açar. Kanda protein düzeyinin  düşmesi geçişme basıncını azaltır ve damardaki sıvının büyük ölçüde,  damar dışma yayılmasına neden olur. Böylece dolaşımdaki <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> miktarı da azalır. Kan miktarının azalması hipofizden salgıla­nan ve  vücutta su tutulmasını sağlayan antidiüretik <a href="http://www.saglik.im/kategori/hormon/">hormon</a> ile böbreküstü  bez­lerinden salgılanan aldosteronu uyanr. Bu <a href="http://www.saglik.im/hormonlar/">hormonlar</a> böbreklerden su ve tuzun idrarla atılması yerine, azalan kan mik­tarını  karşılamak için geri emilmesini sağlar. Böbreklerde hızlanan geri  kaza­nım süreci ödemin daha da artmasına neden olur. Öte yandan az idrar  yapan ya da idran bütünüyle kesilen hastalar­da böbreğin sıvı boşaltma  yeteneği bo­zulmuştur. Bu nedenle vücuttan atıla­mayan sıvılar ödeme  katkıda bulunur. Tansiyon yüksekliği de yukarda sözü edilen mekanizmaya  benzer bir biçim­de gelişir. Vücutta su ve tuz tutulması dolaşımdaki  sıvı miktarını artırır. Sağ kulakçığa dönen fazla miktardaki kanın kalbe  verdiği yükü azaltmak için <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> daha büyük bir  basınçla kasılır ve vücu­da daha fazla miktarda kan pompalar. Böylece <a href="http://www.saglik.im/tardamarlar/">atardamar</a> basmcı, yani tansi­yon da yükselir. Bazı olgularda kalbe dönen kan,  kalp işlevleri henüz bozuk değilken bile kalp yetmezliğine yol  açabilecek ölçüde artmıştır. Böyle bir durumda sağ karıncıktan akciğer  dola­şımına pompalanan kan akciğerlerde göllenir. Bunun nedeni,  akciğerlere gi­den fazla kam toplamakta sol kulakçı­ğın yetersiz  kalmasıdır. Sonuç olarak akciğerlerde sıvı birikir ve <a href="http://www.saglik.im/nefes-darligi/">nefes darlığı</a> başlar. Glomerülonefritli hastalarda tipik bir belirti olan solgunluk,  kansızlıktan çok, deri atardamarlarının kasılarak da­ralması ve derialtı  Ödeminden kaynak­lanır. Kansızlığa bağlı <a href="http://www.saglik.im/solgunluk/">solgunluk</a> çok az olguda  görülür ve uzun sürer. İdrardi kan bulunması (hematüri) böbrek kılca:  damarlarının yırtılması sonucu oluşur. Kanama yırtılmaların durumuna  göre gözle görülecek kadar şiddetli ya da an­cak mikroskop altında  saptanacak kadar hafif olabilir. İdrarda kan görülmesi bü­tün  korkutuculuğuna karşın, böbrekler­de kan akımının bulunduğunu ve süzme  işlevlerinin hâlâ yapıldığım gösteren iyi bir işarettir. Gerçekten de  kanamah akut glomerülonefrit iyileşme yönünde gelişir.</p>
<p><strong>Nedenleri</strong>:</p>
<p>Glomerülonefrite yol açan nedenler ve bu  nedenlerin hastalık oluşturma süreç­leri son yıllarda yapılan hayvan  deney­leri, immünoloji ve böbrek histolojisi (bağışıklık ve doku  bilimleri) alanların­daki araştırmalar sayesinde açıklığa ka­vuşmuştur.  Önceden belirtildiği gibi, akut glo­merülonefrit sık sık yerel bir  enfeksiyo­nun (örneğin üst <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> yolları enfek­siyonu) ardından gelişir. Bu enfeksiyon­ların başlıca  etkeni ise streptokok adı al­tında toplanan bakterilerdir.  Streptokok­ların yol açtığı bademcik ya da gırtlak il­tihaplarını  izleyen akut glomerülonefrit-ler streptokok sonrası glomerülonefritleri  olarak sınıflandırılır. Hastalık yapıcı bütün streptokoklar  glomerülonefrite yol açmaz. Yalnız bazı soylarının (suş) böbrek  iltihaplarından (nefrit) sorumlu olduğu bilinmektedir. Ayrıca stafilokok  gibi başka <a href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteriler</a> ve bazı <a href="http://www.saglik.im/yazi/virusler/">virüsler</a> de akut glomerülonefrit sürecini başlatabilir. Önce antijenler, yani  virüs ve bakte­rilerin girdikleri organizmaya yabancı olan proteinleri  bağışıklık sistemini uya­rır. Bağışıklık sistemi bu uyanya <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a> üreterek yanıt verir. îmmünoglobulin olarak da bilinen <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikorlar</a> mikroorga­nizma antijenlerini bağlar. Oluşan anti-kor-antijen bileşiği  antijeni etkisiz hale getirir. Bu bileşik yapıların çok büyük olanları  retiküloendotelyal sistem (RES) tarafından tutulurken, daha küçük  olan­ları glomerüllerden atılır. Ama <a href="http://www.saglik.im/antijen-2/">antijen</a> miktarının antikor  mik­tarını biraz aştığı bazı antikor-antijen bi­leşikleri  retiküloendotelyal sistem tara­fından tutulmak için küçük,  glomerüller­den süzülmek için ise büyüktür. Bu ne­denle glomerüllerde  biriken bu bileşikler kompleman sistemini harekete geçirir. Birbiri ardı  sıra devreye giren birçok bi­leşenden oluşan kompleman sistemi  an­tikor-antijen bileşiklerini parçalarken, il­tihaplanma ve <a href="http://www.saglik.im/pihtilasma/">pıhtılaşma</a> tepkilerine de yol açar. Glomerülde endotel hücre artı­şı, değişik  tipte akyuvarların yığılması ve ödem gibi glomerülonefrite özgü  bo­zukluklar kompleman sistemin yarattığı sonuçlardır.<br />
Özetlemek gerekirse, bu hastalıkta <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrekler</a> kendi dışlarında  gelişen bağı­şıklık mekanizmasının kurbanı olur. Birincil enfeksiyon ile  glomerülonef-ritin ortaya çıkması arasında geçen yak­laşık on gün,  antijenlere karşı antikor yapımı için gerekli süredi.</p>
<p>.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>Kronik glomerülonefritli hastanın sonu nedir?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Çeşitli olasılıklar vardır. Hastalık zaman içinde çok yavaş seyreder,   alevlenmeler yapmaz, önemli bozukluklara yol açmadan 20-30 yıl ka­dar   sürebilir; ama bazen de alevlenme nöbetleriyle belirgin bir gidiş   görülebilir. Genellikle şiddetli bedensel çalışma, özellikle enfeksiyon   hastalıklan ile uzamış ruhsal gerginlikler alevlenmelere neden  olabilir.  Bu olgularda yetmezlik daha çabuk başlar. Ama alevlenmelerin  sayısı ve  niteliği bu süreyi etkiler. Ayrıca yüksek tansiyonun eşlik  ettiği  bi­çimlerde hızlı bir gidiş görülebilir. Bu olgularda tehlike  yalnızca  böb­rek yetmezliğinden kaynaklanmaz, aym zamanda yüksek  tansiyona bağlı  bir <a href="http://www.saglik.im/kalp-yetmezligi/">kalp yetmezliği</a> de  gelişebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/glomerulonefrit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kızıl</title>
		<link>http://www.saglik.im/kizil/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/kizil/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2010 04:25:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bulaşıcı Hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Hastalığı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=279</guid>
		<description><![CDATA[KIZIL Kızıl, bütün vücut derisinde dökün­tüler yapan, glomerülonefrit ve romatizmal ateş gibi çok önemli komplikas-yonlara yol açabilen akut ve bulaşıcı bir hastalıktır. NEDENLERİ Hastalığa, salgılanan zehirle (toksin) deri ve mukozalarda döküntülere neden olan birçok streptokok türü yol açar. Buna karşın yutak ve bademciklerdeki değişiklikler doğrudan bakterilerin etki­si sonucunda gelişir. Hastalığa neden olan mikroorganiz­malar olguların büyük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KIZIL</strong><br />
Kızıl, bütün vücut derisinde dökün­tüler yapan, glomerülonefrit ve  romatizmal <a href="http://www.saglik.im/ates/">ateş</a> gibi çok önemli komplikas-yonlara yol açabilen akut ve bulaşıcı bir  hastalıktır.<br />
<strong>NEDENLERİ</strong><br />
Hastalığa, salgılanan zehirle (toksin) deri ve mukozalarda döküntülere  neden olan birçok streptokok türü yol açar. Buna karşın <a href="http://www.saglik.im/yutak-farinks/">yutak</a> ve bademciklerdeki değişiklikler doğrudan bakterilerin etki­si  sonucunda gelişir.<br />
Hastalığa neden olan mikroorganiz­malar olguların büyük bir bölümünde  yutak mukozasına yüzeyel olarak yerleş­tiğinden (akut bademcik iltihabı)  <a href="http://www.saglik.im/kizil/">kızıl</a> vücudun belirli bir bölgesinde ortaya çı­kar. Bakterilerin yerleştiği  bölgede salgı­ladığı zehirli madde, genel dolaşım yo­luyla yayılarak  deri ve mukozalarda dö­küntü gibi genel belirtilere neden olur. Daha  seyrek olarak streptokoklar, cerra­hi yaralar (cerrahi kızıl), <a href="http://www.saglik.im/yaniklar/">yanıklar</a> (yanık kızılı) ya da doğuma bağlı yaralardan da (loğusalık kızılı)  vücuda girebilir.<br />
NASIL BULAŞIR?<br />
Kızıla neden olan <a href="http://www.saglik.im/bakteriler/">bakteriler</a> insanlar­dan,  öncelikle de hastalardan, iyileşme dönemindeki hastalardan ve kronik  ta­şıyıcılardan bulaşır. Taşıyıcılarda strep­tokok ağız-burun boşluğuna,  burna ve deriye yerleşir; ayrıca hastaların kanın­da da bulunabilir.  Bulaşma, özellikle kronik taşıyıcı hastalardan yayılan damlacıklar  aracılığıyla doğrudan ya da dolaylı olarak gerçekleşir. Bu durumda  mikroplarla kirlenmiş çamaşırlar, kap kaçak, çatal bıçak, kişisel  eşyalar, oyuncaklar, halka açık yerlerdeki eşya­lar hastalığın  bulaşmasında etken olabi­lir. <a href="http://www.saglik.im/sut/">Süt</a> ve süt ürünleri ile onları  işleyen kişilerin streptokok taşıyıcısı olması ya da ineğin memesinde  streptokokun yol açtığı enfeksiyonun bulunması da bu­laşmada rol  oynayabilir.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-10141" title="kizil" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2010/03/kizil-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /><br />
YAYILMA<br />
Kızıl büyük kentlerde yaygın bir biçim­de, küçük yerleşmelerde sınırlı  salgın­lar halinde, köylerde ise tekil olgular biçiminde görülür.  Hastalığın yayılma hızı bulaşma koşullarının elverişli ol­masına ve  hastalığa açık kişilerin sayı­şma bağlıdır. Hastalığa yakalananlar  iyileştikten sonra bağışıklık kazanırlar. Hastalığa açık kişilerden  oluşan yeni bir çekirdek ortaya çıkana değin hasta­lığın görülme  sıklığında azalma gözle­nir. Köylerde hastalığın tekil olgular  bi­çiminde görülmesinin nedeni, ailelerin birbirinden uzak  yaşamalarıdır. Bura­larda hasta kişilerle yakın ilişki kentlere göre çok  daha azdır. Kızıl en çok 2-9 yaş grubunda görülür. Bunun en önemli  nedeni, daha küçük bebeklerde anneden gelen bir korunma özelliğinin,  ikinci olarak da streptokokların neden olduğu gizli bir enfeksiyonun  yarattığı aktif bir bağışıklığın bulunmasıdır.<br />
BELİRTİLERİ<br />
Kızılın <a href="http://www.saglik.im/kulucka-suresi/">kuluçka</a> evresi  genellikle 3-7 gündür; ama bu süre loğusalık kızılı ya da cerrahi  kızılda çok daha kısa olabi­lir. Hastalığın genel belirtileri kendini  kötü hissetme, <a href="http://www.saglik.im/yorgunluk/">yorgunluk</a> ve baş ağnsı-dır.  Hastalık ani ve şiddetli bir biçimde başlar. Titreme, hızla yükselen bir  ateş (40°C-41°C), huzursuzluk, baş ağrısı, bulantı, kusma, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> güçlüğü, karnı derisinde ve yüzde kızarıklık, çene ve ağız çevresinde  solukluk görülür. Bü-ğaz ağrısı, yutma güçlüğü, yutak ve bo­ğaz  mukozasında şişlik ve kırmızılık ortaya çıkar. Dilin üzerini beyaz bir  pas kaplar, ucu ve çevresi ise kırmızı bir görünüm alır. Boynun yan  bölümleri ve iistçenenin arkasındaki <a href="http://www.saglik.im/lenf-bezleri/">lenf bezleri</a> şi­şer.<br />
Oldukça hızlı gelişen bu evre bir gün kadar sürer. Ağız mukozasında  kırmızı zemin üzerine koyu kırmızı renkli küçük lekelerin belirmesiyle  hastalığın gidişi yavaşlar; ayrıca hastanın dili hastalığın etkisiyle  Özel bir görünüm alır. Bu du­rum “çilek dili” olarak adlandırılır.  Dö­küntü 24 saat içinde yaygınlaşır. Bazı ön belirtilerden sonra  döküntülerin ortaya çıkması iki güne kadar gecikebilir. Dö­küntü 3-4 gün  sürer. Döküntü dönemin­de belli aralıklarla bütün vücutta eşit da­ğılım  gösteren pembe-kızıl renkte dö­küntüler gözlenir. Elle muayenede  kır­mızılığın, topluiğne başından küçük, çok sayıda pürtüklü kabartıdan  oluştuğu gö­rülür.<br />
Döküntüler tipik bir dağılımla önce göğüste, boynun altında ya da  karında ortaya çıkar; sonra yavaş yavaş el ve ayaklara kadar yayılır.  Çene, ağız ve <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> kanatlan çevresinin soluk  bir renk alması dikkat çekicidir. 5-6. gün­den sonra, vücudun değişik  yerlerinde soyulma başlar. Soyulma önce yüzde pullanma, vücutta birkaç  milimetre ça­pında kabuklar, kol ve bacaklarda da geniş parçalar  biçimindedir. Soyulma günler ya da haftalarca sürebilir; bu dö­nemde  hastanın genel durumu iyidir.<br />
<a href="http://www.saglik.im/yazi/kizil-hastaligi/">Kızıl hastalığı</a> klinik olarak tipik ol­mayan biçimlerde de ortaya çıkabilir. Oldukça  kısa süren ve çok az döküntü yapan “hafif kızıl” tablosu Özellikle  önemlidir. Aynca bazı yazarlar, döküntüsüz kızıl adlı bir tablo  tanımlamış ve kızıla yakalanan hastaların ailelerinde ortaya çıktığım  belirtmişlerse de bu ta­nımlama pek doğru değildir. Strepto­kokların  salgıladığı zehirli (toksik) maddelere karşı bağışıklığı olan kişiler­de  ortaya çıkan anjin gerçek bir strepto­kok anjini değildir. Ayrıca  olağanüstü ağır gidişli ve bakterinin salgıladığı aşı­rı toksine bağlı  tipik olmayan biçimler de bilinmektedir. Bakteriye karşı bağı­şıklık  olmadığı durumlarda streptokok farenjiti gelişebilir. Az rastlanan öteki  biçimlerde döküntüler mor renkli (mavi kızıl) ya da kesecikler  biçiminde olabi­lir (miliyer [yaygın] kızıl).<br />
KOMPLÎKASYONLAR<br />
Kızılın yol açtığı komplikasyonlar üç başlık altında toplanabilir.<br />
•  Septik komplikasyonlar. Streptokok­ların yayılmasına bağlı olarak  gelişir.<br />
•  Toksik komplikasyonlar. Bakterinin salgıladığı toksin etkisine  bağlıdır.<br />
• Geç komplikasyonlar. Aşın duyarlılık gelişimine bağlı olarak ortaya  çıkan geç komplikasyonlara alerjik komplikasyon­lar da denir. Günümüzde  çok az rastla­nan septik komplikasyonlar streptokokların komşuluk ya da <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> yoluyla yayılmasına bağlı olarak gelişir ve strepto-i kok anjini  komplikasyonlanna benzer.<br />
Toksik komplikasyonlar esas olı <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> ve böbreklerde  ortaya çıkar. Eri yaşta ortaya çıkan <a href="http://www.saglik.im/kalp-kasi/">kalp kası</a> iltihabı çarpıntı,  nefes darlığı, göğüs ağrısı, katımlannda hızlanma ve bazen işle bir  üfürüm ile seyreder. Erken <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrek</a> komplikasyonlarmın en  sık görüleni z. terstisyel nefrit”tir. İdrarda hafif alt. min artışı  görülür, idrarla kan gelir idrar miktarı azalır. Ardından kanda miktar  artar, buna karşın kan basıncı­da yükselme ve şişme (Ödem) görülür  Hastalığın sonu genellikle iyıc: Ama bazen idrar çıkışı bütünüyle durc.  ğundan, yapay böbrek gibi modern ar -ma tekniklerine başvurmak  gerekebilir<br />
Hastalığın başlamasından yaklaşık 20 gün sonra ortaya çıkan geç komp .  kasyonlar herhangi bir A grubu hemo^-tık streptokok enfeksiyonu  komplıkakasyonu gibi daha çok kalp, <a href="http://www.saglik.im/bobrekler/">böbrekler</a> ve eklemlerde  görülür. Özellikle kalp \f eklemlerde kızıl sonrası romatizma ateş  gelişir. En önemli geç komplikas-yon böbrekte ortaya çıkan akut ya\g-.r  glomerülonefrittir. Nedenleri ve gelişim süreci açısından, herhangi bir  strep­tokok enfeksiyonu sonrasında görüle-böbrek iltihabından  farksızdır.<br />
TANI<br />
olay olan kızıl tanısı, yalnızca kli-rilerin değerlendirilmesiyle bile  ko-. Ateş, bademcik iltihabı, oldukça ieri ve mukoza döküntüleri, çilek  belirliler kolaylıkla tanıya götürür. ıstahğın özellikle kızamıktan  ayırt ;si oldukça kolaydır. Kızamıkta dö-er anjinle değil, özellikle  nezleye r belirtilerle seyreden bir hastalığın ününde ortaya çıkar.  Kızamıkta dö-ler baştan ayağa doğru yayılır, zil gibi döküntü yapan  kızamıkçı-ıldan ayırmak zordur. Kızamık-lenf bezi büyümeleri görülür;  an-ktur.<br />
ynca virüse bağh çeşitli hastalıkla-dişinde ve ilaçlara bağlı  zehirlen­eni tepkimelerinde kızıla benzer ıtüler ortaya çıkabilir. İlaç  tepki-inde mukozada döküntü görühnez<br />
BEKLENEN GİDİŞİ (PROGNOZ)<br />
Bir zamanlar, yol açtığı komplikasyon-lar nedeniyle oldukça ciddi bir  hastalık olan kızıl, günümüzde etkin <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotik</a> tedavisiyle  kolayca iyileştirilebilmekte-dir. 20. yüzyılın başlarında yüzde 3 olan  hastalıktan Ölüm oranı, günümüz­de en çok yüzde 0,05′tir.<br />
TEDAVİ<br />
Streptokok enfeksiyonlarına karşı uy­gun ve etkin bir antibiyotik  tedavisi uy­gulanmalıdır. Burada yalnız mikrobun yok edilmesiyle  hastalığın hafif geçme­si ya da kısa sürmesi değil, enfeksiyo­nun lir.  İlacın hastalık süresince düzenli bi­çimde verilmesi olanaklı değilse,  600.000-1.200.000 ünitelik tek doz ola­rak benzatil-penisilin  verilebilir. Penisi­linin uygulanma olanağı yoksa, günde kilo başına 25  mg olarak eritromisin verilebilir. Eritromisin 10 gün süreyle  uygulanmalıdır. Bakterileri yok etme­yip yalnızca büyümelerini durduran  sülfamitler kullanılmamalıdır.<br />
Kızıl geçiren küçük yaştaki hastala­ra ateşli dönemde yatak istirahati,  nite­lik ve nicelik açısından hafif ve uygun besinler ile sıvı kaybını  karşılayacak miktarda sıvı verilmesi gerekir. Hasta­da <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">boğaz</a> kuruluğu varsa, yattığı odanın havası nemlendirilmelidir. Ağrılara  kar­şı (baş ya da lenf bezleri ağrıları) asetil-salisilik asit (aspirin)  kullanılır.<br />
KORUNMA<br />
Kızıl bildirilmesi zorunlu olan hastalık­lardan biridir. Eskiden hasta  çevreden uzak tutulurdu. Bu süre 40 güne değin varabilirdi. Ama  günümüzde etkili anti­biyotik tedavisi sonucunda <a href="http://www.saglik.im/karantina/">karantina</a> gerekli  olmamaktadır. Gene de strepto­kokların önemli ölçüde dirençli  olmala­rından dolayı, bulaşmaya yol açabilecek bütün eşyaların dikkatle  dezenfekte edilmesi ve hasta iyileştikten sonra oda­sının da dikkatle  temizlenmesi gerekir. Ayrıca hastalığın yayılmasını önlemek için  hastanın ailesine ve çevresindeki yakalanma tehlikesi yüksek kişilere  pe­nisilin verilmelidir.<br />
Oldukça yaygın görülen A grubu streptokok taşıyıcılarına karşı pratik  açıdan alınacak önlemler de oldukça önemlidir. Sağlıklı streptokok  taşıyıcı­larının, kendileri ve başkaları için teh­likeli olup  olmadıkları tartışılan ve üzerinde fikir birliğine varılamayan bir  konudur. Bir görüşe göre taşıyıcılarda-ki streptokoklar son derece  tehlikeli bir kaynaktır; her koşulda ortadan kaldırıl­ması ve  kurutulması gerekir. Bir başka görüş ise özellikle okul çağındaki  ço­cuklar arasında birçok taşıyıcı bulun­masına ve bunların sürekli  olarak mik­rop taşımalarına karşın, streptokok kö­kenli hastalıklara  yakalanmadıklarım ileri sürmektedir. Taşıyıcılarda genel­likle yüksek  miktarda koruyucu anti­kor bulunur ve streptokok kökenli bir hastalığa  yakalansalar bile, hastalık et­keni çoğunlukla boğazlarında yerleşik  durumdaki streptokoktan farklı tipte­dir. Vücudunda uzun süre streptokok  taşıyan kişilerin kanında streptokokla­ra karşı koruyucu <a href="http://www.saglik.im/antikor/">antikor</a> miktarı oldukça yüksektir. Ama streptokokları kısa süre taşıyanlarda bu  durum göz­lenmemiştir.<br />
Bu veriler ışığında, sağlıklı taşıyıcı­ların boğazındaki streptokokların  orta­dan kaldırılmaması gerektiği, çünkü bu taşıyıcılık durumunun doğal  bir bağışıklama yöntemi olduğu söylenebilir. Ama bu gözlemin çelişkili  yanı, A gru­bu streptokok taşıyıcılarının kendileri için olmasa bile,  toplum için önemli bir tehlike kaynağı olmalarıdır. Bundan ötürü <a href="http://www.saglik.im/penisilinler/">penisilin</a> ya da eritromisinle uy­gulanacak bir koruyucu tedavinin top­lumsal  açıdan gerekli olduğu söylene­bilir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Kızıl nasıl bulaşır?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Genelde bulaşma <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/solunum-hastaliklari/">solunum</a> yollarından çıkan damlacıklarla (Flügge damlacıkları) olur. Gözden   kaçan, tehlikeli bulaşmalar ise, özel bir streptokok türü olan hastalık   etkeninin kronik, sağlıklı taşıyıcılar aracılığıyla taşınması sonucu   gerçekleşir. Bir başka bulaşma biçimi ise, streptokok enfeksiyonu   bulunan ineklerden alınan sütün kayna­tılmadan içilmesidir. Kızüm   bulaşıcılığı oldukça düşüktür, ama kli­nik açıdan döküntü yapmayan   biçimlerin de bulunduğu unutulma­malıdır.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>KİMLER KIZIL TAŞIYABİLİR?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong></p>
<p>Sağlıklı bir kişi kızılı ”taşıyabilir” ve bunu bir çocuğa   bulaştıra­bilir mi?<br />
Evet. Bir önceki soruda da açıklandığı gibi, en tehlikeli bulaşma bu   biçimde gerçekleşir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Kuluçka dönemi ne kadar sürer?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kızılın <a href="http://www.saglik.im/kulucka-suresi/">kuluçka</a> dönemi oldukça  kısadır; 6-7  günü geçmez. Bu dö­nemden sonra <a href="http://www.saglik.im/kategori/kulak-burun-bogaz/">boğaz</a> mukozası kızarır,  bademcikler ve boyun <a href="http://www.saglik.im/lenf-bezleri/">lenf bezleri</a> şişer.  Hastalığın başlıca  belirtileri baş ağrısı, yutma zorluğu, bulantı,  boğaz ağrısı ve 38°C’nin  üzerine çıkabilen ateştir.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Dilin özel bir görünümü var mıdır?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Beyazımsı bir pasla kaplanan dil, özellikle yüzeyel tabakaların   yitiril­mesi nedeniyle çok özel bir görünüm alır: Çilek dili.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>Çocuğa yatak istirahati uygulamak gerekli midir?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kesin olarak yatak istirahati ve bununla birlikte sıvı ya da yan sıvı   gı­dalarla <a href="http://www.saglik.im/kategori/beslenme/">beslenme</a> gerekir.  Bağırsağın,  yumuşatıcı gıdalar verilerek boş kalması sağlanmalıdır.  Enfeksiyon ve <a href="http://www.saglik.im/yazi/zehirlenme">zehirlenme</a> olasılığma  karşı <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotik</a> tedavisi  uygulamak  gerekir.</p>
<p>﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/kizil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kemik Tümörleri</title>
		<link>http://www.saglik.im/kemik-tumorleri/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/kemik-tumorleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2010 20:03:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İskelet Sistemi ve Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Kemik ve Eklem Hastalıkları]]></category>
		<category><![CDATA[Tümörler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=261</guid>
		<description><![CDATA[KEMİK TÜMÖRLERİ Kemik dokusundan kaynaklanan bi­rincil iskelet tümörleri bütün tümörler gibi iyi ya da kötü huylu olabilir; ikincil tümörler ise başka organ ve dokulardaki .tümörlerin yayılması sonucu gelişir. Kötü huylu tümörün özellikleri şun­lardır: Büyüme ve gelişmesi sınırsızdır, vücudun bir bölgesinden cerrahi giri­şimle çıkarılsa bile yeniden ortaya çıka­bilir, kan ve lenf dolaşımıyla başka or­ganlara yayılıp metastaz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KEMİK TÜMÖRLERİ<br />
<a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">Kemik</a> dokusundan kaynaklanan bi­rincil iskelet tümörleri bütün <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> gibi iyi ya da kötü huylu olabilir; ikincil tümörler ise başka organ ve  dokulardaki .tümörlerin yayılması sonucu gelişir.<br />
Kötü huylu tümörün özellikleri şun­lardır: Büyüme ve gelişmesi  sınırsızdır, vücudun bir bölgesinden cerrahi giri­şimle çıkarılsa bile  yeniden ortaya çıka­bilir, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> ve lenf dolaşımıyla başka or­ganlara yayılıp metastaz yapar,  yerleşti­ği dokuyu yıkıma uğratır, hücreleri nor­mal vücut hücrelerinin  hiçbirine benzemez, yerleştiği organın işlevine engel olsa bile  gelişimini sürdürür.<br />
İyi huylu tümörler bu özelliklerin hiçbirine sahip olmadığından kolayca  ayırt edilebilir. Sağlıklı hücreleri andı­ran ve ait olduğu <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> türüne uygun olarak farklılaşmış hücrelerden oluşur, yerleştikleri  organın işlevini engelleye­cek ölçüde büyümezler. Yineleme ve yayılma  eğilimleri az olmakla birlikte, anevrizmal kemik kisti gibi bazı iyi  huylu tümörlerin yineleme oranı yüksektir. Dev hücreli <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> gibi bazı iyi huylu tümörler de, sınırlı da olsa çevre lokuya  yayılırlar, ama uzak dokulara sıçramazlar.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-10143" title="kemik-tumoru" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2010/03/kemik-tumoru.jpg" alt="" width="182" height="250" /></p>
<p>BİRİNCİL TÜMÖRLER</p>
<p>İnsanda rastlanan tüm tümörlerin yüzde 5′ini oluşturan birincil <a href="http://www.saglik.im/kemik-tumorleri/">kemik  tümörleri</a> sıklık açısından <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/sindirim-sistemi-ve-hastaliklari/">sindirim  sistemi</a> ve üre­me organı tümörlerinden sonra gelir.<br />
Tümörü oluşturan hücreler genellik­le tümörün kaynaklandığı sağlıklı  doku­nun yapısındadır. Bağdoku, kıkırdak ve kemikten türeyen kötü huylu  birincil tü­mörlerin hemen tümü sarkom olarak ad­landırılır ve sıklıkla  40 yaşından önce ortaya çıkar İyi huylu birincil tümörler – Kemik  yapısının bütünlüğünü bozduğunda ve mekanik direncini azalttığında bu  tü­mörler cerrahi girişimle çıkartılabilir; yerine aym hastadan alman ya  da önce­den başka bir canlıdan alınıp korunan kemik grefleri  yerleştirilebilir. Tedavi­de amaç kemiğin bütünlüğünün yeni­den  kazandırılmasıdır. İyi huylu kemik tümörlerinin başlıcalan, genellikle  el ve ayaklardaki uzun kemiklere yerleşen kondrom ya da enkondromlardır.  Ke­mik duvarının incelmesi nedeniyle ko­layca oluşan kırıklarla ortaya  çıkan kondromlar kiste benzese de, içinde sı­vı yerine ekmek içine  benzer bir madde vardır. Cerrahi girişimle dikkatle alın­dıktan sonra  ortaya çıkan boşluk başka bir kemikten alınan gref ile kapatılır.<br />
İyi huylu kemik tümörleri arasında, sıklıkla büyüme çağında, uzun  kemikle­rin metafizlerinde (kemiğin uca doğru genişleyen bölümü) çıkan  ve kıkırdak yapısındaki bir kabukla kaplı olan egzos-tozlar önem taşır.  Bunlar tek başına ya da birden çok olabilir; sıklıkla erkeklerde  görülür. Birden çok olanların kalıtsal ol­duğu ileri sürülmektedir.  Vücutta yaygın olarak yer alan çok sayıdaki egzostozun öteki organları  sıkıştırması Önemli bo­zukluklara yol açabilir. Birden fazla eg-zostoz  genellikle küçük yaşlarda görülür ve tek kol ya da bacakta biçim  bozuklu­ğuna ve kısalığa neden olabilir. Rahatsız­lık veren bütün  egzostozlar, cerrahi giri­şimle çıkarılmalıdır. Kemik fıbromu ke­miğin  korteks adı verilen en dış bölü­münde ya da bunun hemen altında  bağdokudan kaynaklanan iyi huylu bir tü­mördür. Büyürken kemiğin  kuılganlaş-masına neden olduğundan mutlaka çıkar­tılması gerekir. Diz  kemiklerinin metafi-zinde çıkanlar genellikle kendiliğinden geriler.  Kemik kisti gerçek bir tümör de­ğildir ve 20 yaşından önce, özellikle <a href="http://www.saglik.im/kol-kemigi-humerus/">kol kemiği</a> ve uyluk  kemiğinde ortaya çıkar.<br />
Büyürken kemiğin mekanik direncini azalttığından basit darbeler bile  kemik kı-nklanna neden olabilir. İçindeki kan ve serum içeren sıvı  boşaltıldıktan sonra ka-an boşluk aynı hastadan alman kemikle kapatılır.  Kimi zaman bu işlemin birkaç kez yinelenmesi gerekirse de, kesin  iyi­line sağlanır. Devhücreli tümör yavaş [İerler; içerdiği hücrelerin  tipik görünümüyle ayırt edilir. Epifiz (kemik ucu) kı­kırdağında,  eklemlerin yakınında çıkar; vakit kaybetmeden çıkarılıp yerine sağ­lıklı  bir kemik konması gerekir.<br />
Kötü huylu birincil tümörler – Bu tü­mörler şöyle sıralanabilir:  Osteosar-kom, kondrosarkom, fibrosarkom, dev hucreli sarkom,  miksosarkom, Ewing tümörü, retikülosarkom, anjiyosarkom, lenfosarkom,  liposarkom, plazmositom, kötü huylu lenfogranülom, kötü huylu nörinom.<br />
Hastalığın ilerleyişi kaynaklandığı dokuya (bağdokusu, kıkırdak, kemik  vb) göre değiştiğinden, olguların tü­münde farklı tedavi uygulanır. Bu  ne­denle, başarılı tedavi için tümörün yapı­sının iyi belirlenmesi ve  doğru tam konması gerekir.<br />
Tanı tek bir veriye dayanarak değil, aşağıdaki verilerin tümü birlikte  değer­lendirildikten sonra konmalıdır:<br />
•  Muayeneyle elde edilen veriler;<br />
•  laboratuvar bulgular;<br />
•  dıştan görünüm;<br />
•  tümörün mikroskopla incelenmesiyle elde edilen bulguları.<br />
Bu verilerin tümü, olguların yüzde 100′ünde kesin tanı konmasını  sağlayabi­lir.<br />
Tanının doğru olması en az üç ne­denle büyük önem taşır:<br />
1) Tedavide kol ya da bacağın kesilmesi ya da kesilmemesi bu verilere  bağlıdır;<br />
2)   aile bireylerine hastalığın gidişine ilişkin bir görüş vermeye  yarar;<br />
3)  kötü huylu tümörlerdeki tek iyileş­me olasılığı doğru ve erken tanı  ile bu­nu izleyen uygun ve hızlı bir tedavi sü­recidir.</p>
<p><strong>TÜMÖR METASTAZLARI </strong></p>
<p>Başka organlarda gelişen kötü huylu tü­mörlerin hemen hemen tümü,  iskelet sis­teminde yayılarak ikincil tümörler oluş­turabilir. İskelette  metastaz yapan tü­mörler genellikle <a href="http://www.saglik.im/epitel/">epitel</a> hücrelerinden oluşan  karsinomlardır; bunlar organları oluşturan hücrelerin (meme, prostat,  ak­ciğer, bağırsak, dölyatağı, tiroit vb) yapı ve özelliklerini  korurlar. Kılcal damar­larda oluşan küçük embolıler halinde kan yoluyla  kemik dokusuna ulaşan tü­mör hücreleri gelişmeye başlar ve ikin­cil  tümörü oluşturur. Bu kütlenin varlığı ancak kemiğin yapısını zayıflatıp  patolo­jik kırıklara neden olduğunda fark edilir.</p>
<p><strong>TEDAVİ</strong></p>
<p>Kötü huylu tümör tanısının konması her zaman idam fermam anlamına  gelmez. Tümörü olan hasta karşısında ya­pılabilecek en kötü şey, eldeki  tedavi yöntemlerinin etkisinden kuşkuya dü­şerek karamsarlığa  kapılmaktır. Daha önce de vurgulandığı gibi, erken tanı uygun tedaviye  olanak tanır; bu da ba­zen iyileşmeyi sağlayabilir. Kötü huylu tümör  tedavisinde var olan tüm yön­temler kullanıldığında yaşam süresi  uzatılır, hastanın genel durumu düzelir ve sıkıntısı hafifler; bütün  bunlar hasta­ya hastalığın tüm olanak ve araçlarla tedavi edildiği  duygusunu verir. Kötü huylu kemik tümörü tanısı konduktan sonra  uygulanan tedavi yöntemleri şun­lardır:<br />
• Tümörün bulunduğu kemiğin blok ha­linde çıkartılmasından sonra  anatomik özelliklerine olabildiğince yakın akrilik ya da metal <a href="http://www.saglik.im/protez/">protezler</a> ya da hastanın kendisinden alman (otojen) sağlıklı ke­mik grefleri,  başka bir insanın kemikle­rinden hazırlanan (homojen) ya da baş­ka  hayvan türlerinin kemiklerinden ha­zırlanan (heterojen) grefler  yerleştirilir. Bu girişim genellikle yalnız kötü huylu tümörlerde  uygulanır. Son yıllarda tü­mör nedeniyle kemiğin çıkartıldığı  ol­gularda, bu kemiğin yanı sıra kıkırdakla kaplı eklem ucunu da içeren  bir kemik grefi de nakledilmektedir. Burada amaç alman kemiği yerine  koymak ve yakın­daki eklemin işlevini olabildiğince sür­dürmektir.<br />
• Tümör ileri derecede kötü huyluysa, çevredeki yumuşak dokulara  yayılması­nı önlemek amacıyla bacak ya da kol zaman geçirmeden  kesilmelidir.<br />
• Y (gamma) ışınlarıyla tedavi (röntgen tedavisi, kobalt tedavisi) tek  başına ya da cerrahi tedaviyle birlikte, tümörün gelişimini durdurmak ve  vücuttaki tü­mör hücrelerini öldürmek için uygula­nabilir.<br />
Genellikle retikülosarkom Ewing tümörü dışındaki iskelet tümör­leri,  ışın tedavisine pek duyarlı değil­dir. Cerrahi tedavi ya da ışın  tedavisi tümör öldürücü ilaçların kullanıldığı kemoterapiyle birlikte  uygulanabilir. Bu ilaçlar tümör hücrelerinin gelişimi­ni ve üremesini  sağlayan <a href="http://www.saglik.im/metabolizma/">metabolizma</a> süreçlerini  bozarak tümörün gelişimini yavaşlatır.</p>
<p>Son olarak, tümörlerin tanı ve teda­visinin çeşitli güçlüklerle dolu  olduğu­nu belirtelim. Bu nedenle tümör tedavi­si de tıp alanında özel  bir uzmanlaşma­yı gerektirmektedir.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>Birincil <a href="http://www.saglik.im/yazi/kemik/">kemik</a> tümörlerinin toplam  sıklığı nedir?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Kemikte en sık rastlanan kötü huylu birincil <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> olan  osteosarko-mun  görülme sıklığı düşüktür. Her yıl bir milyonda yaklaşık  iki kişi­de  görülür. Öte yandan, osteosarkomun yanı sıra iyi ya da kötü  huylu 35 tür  kemik tümörü, 50′den çok yumuşak <a href="http://www.saglik.im/dokular/">doku</a> tümörü olduğu  düşü­nülürse, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/iskelet-sistemi-ve-hastaliklari/">iskelet   sistemi</a> tümörlerinin görülme sıklığının çok <a href="http://www.saglik.im/dusuk-abortus/">düşük</a> ol­madığı  söylenebilir.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>İyi huylu tümörün özellikleri nelerdir?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Aile bireylerinde <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> görülmesi,  hastanın  cinsiyeti ve yaşı, tümörün yeri, belirtilerin süresi ve  türleri ile  röntgen filmindeki görünümü tü­mörün büyüme hızının  belirlenmesinde  yardımcı olabilir; tümörün dıştan görünüşü ve  mikroskopla incelendiğinde  görülen yapısı da yar­dımcı olur. Bazı  olgularda klinik ve radyolojik  görünüm o kadar has­talığa özgüdür ki,  tam koymak için mikroskopla  incelemek bile gerek­meyebilir. Ne var ki,  tümörün tipi ve iyi huylu  olup olmadığı kesin olanak mikroskopla  saptanmalıdır.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>KEMİK TÜMÖRLERİNDE İLK TANI NASIL KONUR?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
İskelet tümörlerinde tanı için en Önemli ilk bulgu kemiğin röntgen   fil­miyle elde edilir. Film, tümörün yol açtığı değişiklikleri gösteren   en iyi yöntemdir. <a href="http://www.saglik.im/hareket/">Hareket</a> sisteminin yumuşak  dokularının  tümörlerinde ise film tümüyle yararsızdır; klinik muayene  ve Öznel  belirtilerin de­ğerlendirilmesi sonucunda ön tam ortaya çıkar.  Daha  sonra bilgisayar­lı tomografi ve <a href="http://www.saglik.im/magnetik-rezonans/">magnetik rezonans</a> gibi ileri  görüntüleme teknikleriyle tam doğrulanır.</p>
<p><strong>Soru<br />
</strong></p>
<p><strong>KEMİK TÜMÖRÜNÜN BELİRTİLERİ NELERDİR?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Tümöre özgü hiçbir bulgu yoktur; sıklıkla ağrı, kimi zaman da şişlik   görülür. Tümüyle sağlıklı çocuklar ya da gençlerde bu <a href="http://www.saglik.im/agri/">ağrı</a> bir  darbe, zorlama  ya da soğuğa bağlanır. Bu Özellikler kötü huylu <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> için  geçerlidir; iyi huylu tümörlerin büyük bir bölümünde belirti  saptanmaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/kemik-tumorleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karın zarı iltihabı (Peritonit)</title>
		<link>http://www.saglik.im/karin-zari-iltihabi-peritonit/</link>
		<comments>http://www.saglik.im/karin-zari-iltihabi-peritonit/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2010 19:32:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>kenan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İç Hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[İltihaplanma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.saglik.im/?p=254</guid>
		<description><![CDATA[KARIN ZARI İLTİHABI (PERİTONİT) Karın zan akciğer zan gibi iki kat­manlıdır ve özel bir salgısı vardır. Dış duvar katmanı karın boşluğunun iç yü­zünü döşer. İç organ katmanı ise karın­da bulunan iç organlan sarar.Bu organlardan bazılan kamın arka duvanna yaslanırken, bazıları duvardan uzakta, boşluğun ortasında yer alır. Bu yerleşimin bir sonucu olarak dış duvar kann zan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>KARIN ZARI İLTİHABI (PERİTONİT)</strong><br />
Karın zan akciğer zan gibi iki kat­manlıdır ve özel bir salgısı vardır.  Dış duvar katmanı karın boşluğunun iç yü­zünü döşer. İç organ katmanı  ise karın­da bulunan iç organlan sarar.Bu organlardan bazılan kamın arka  duvanna yaslanırken, bazıları duvardan uzakta, boşluğun ortasında yer  alır. Bu yerleşimin bir sonucu olarak dış duvar kann zan bütünüyle  karnın ön duvanna bitişik durumdadır ve arka duvara yas­lanmış organlan  yaptığı kıvnmlarla sa­rar, daha sonra boşluğun ortasına yöne­lir ve iç  organ karın zan adıyla kann boşluğundaki bütün organlan örter. Böbrek,  pankreas, onikiparmakbağırsağının bir bölümü gibi karnın arka duva­nna  bitişik duran organlann yalnız ön ve yan yüzleri karın zanyla kaplı  oldu­ğundan bunlara kann zan gerisi organlan (retroperitonal) denir.  Kasığa yer­leşmiş idrar kesesi, döl yatağı, düz bağırsağın son bölümü ve  <a href="http://www.saglik.im/yazi/prostat/">prostat</a> gibi or­ganlar ise dış duvar kann zannın altın­da yer alan karın zan  dışındaki organ­lardır. Öte yandan, <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/bagirsak-hastaliklari/">bağırsak</a> ve bağır­sakla bağlantılı organlar, mide, karaci­ğer, <a href="http://www.saglik.im/dalak/">dalak</a> ve yumurtalıklar  bütünüyle iç karın zanyla sanlıdır ve karın zan içi organlar olarak  adlandırılır.Kann duvarından değişik organlara uzanan kann zan, bir iç  organı örttükten sonra sırt sırta gelen iki katmanıyla bu organı kann  arka duvarına bağlayan as­kılar oluşturur. Örneğin mezenter  ince-bağırsak, mezokolon kalınbağırsak askı-sıdır. Bir organı başka bir  organa bağla­yan kıvnmlar ise gömlek (omentum) adıyla bilinir. Bu  oluşumlardan büyük gömlek incebağırsaklan sarar. Küçük gömlek ise <a href="http://www.saglik.im/mide/">mide</a> ile  karaciğer arasında uzanır. Kıvnmlar lifsi bağdokuyla des­teklendiği  bölgelerde bağ adını alır.Dış duvar ve iç organ katmanları arasındaki  boşluğa kann zan boşluğu, daha yaygın olarak kann boşluğu denir. Ama  normal koşullar altında bu boşluk birbirlerine ve kann duvanna yaslanmış  iç organlarla sıkı sıkıya dolmuştur. Or-ganlan sararak komşularından  yalıtan karın zan katmanlarının çok kaygan ol­ması, iç organlann kendi  aralanndaki ve kann duvarıyla bağlantılı hareketle­rini kolaylaştırır.  Kann zan bu temel görevini kann zan katmanlannın kay­ganlığım sağlayan  özel bir sıvı salgıla­yarak yerine getirir.Siroz, <a href="http://www.saglik.im/kategori/kalp-damar/">kalp</a> yetmezliği, kapı toplar­damarında aşın basınç artması gibi bazı özel  durumlarda kann boşluğunda Önemli bir sıvı birikimi ortaya çıkar. Tıp  dilinde kısaca assit denen bu du­rumda bazen litrelerce sıvı  birikebilir. Ama kann boşluğunda sıvı birikimi ka­rın zanna özgü bir  bozukluktan değil dolaşım işlevini bozan hastalıklardan kaynaklanır.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-4063" title="crhontopo" src="http://www.saglik.im/wp-content/uploads/2008/12/crhontopo.jpg" alt="" width="281" height="268" /><br />
<strong>KARIN ZARINDA GÖRÜLEN BAŞLICA HASTALIKLAR</strong><br />
Kann zanna özgü <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/">hastalıklar</a> iltihaplan­maya ya da tümöre bağlı olarak gelişir. Kann zarının sıvı  salgılayan hücrelerin­den kaynaklanan ve kann zan mezotel-yumu denen <a href="http://www.saglik.im/kategori/tumor-bilimi/">tümör</a> başta olmak  üzere, doğrudan kann zanndaki dokulardan kaynaklanan <a href="http://www.saglik.im/yazi/tumorler/">tümörler</a> oldukça seyrek görülür.<br />
Başka yerlerden kaynaklanan tümör­lerin karın zanna sıçramasına ise daha  sık rastlanır. Bu durumda kann zan kar-sinomundan söz edilir ve karnı  boşlu­ğunda sürekli olarak kanlı bir sıvı biri­kimi vardır.<br />
Kann zannda en sık görülen hastalık,bu zarın iltihabıdır (peritonit).  Kann zan iltihaplan akut ve kronik olmak üzere ikiye aynlabilir: Akut  kann zan iltihabı hızlı gelişir, acil ve ciddi belirtiler göste­rir.  Kronik kann zan iltihabının gelişimi ise daha yavaştır. Akut kann zan  iltihabı ağır bir hastalıktır ve zamanında tanı ko-namazsa Ölümle  sonuçlanır.Akut karın zan iltihabında, iltihap­lanmanın yaygın mı yoksa  sınırlı mı ol­duğunu belirlemek çok önemlidir. Sı­nırlı kann zan  iltihabı, kann zannm be­lirli bir bölümünün iltihaplanmasıdır. Yaygın  kann zan iltihabında ise bu du­rum kann zannm tamamında görülür; bu  nedenle hastalık ileri derecede ağır gidişlidir ve acil tedavi  gerektirir.Olguların büyük bölümünde kann zan iltihabının nedeni,  herhangi bir yol­la kann zan boşluğuna ulaşan mikropla­rın bu zarda  enfeksiyona yol açmasıdır. Kann zanna yerleşen bir yabancı madde de  iltihabın gelişmesine neden olabilir. Örneğin, karaciğer ve dalak  yırtılması, <a href="http://www.saglik.im/dis-gebelik/">dış gebelik</a> gibi herhangi  bir nedenle ka­nn zan boşluğunda toplanan <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kan-hastaliklari/">kan</a> iltiha­ba yol açabilir. Bu olgularda kann zaniltihabından çok, kann  zannm tahrişi ya da tepkisi söz konusudur. Klasik anlam­da kann zan  iltihabı mikropların neden olduğu bir iltihaplanmadır.Bunun başlıca  nedenleri arasında. bir yaranın varlığı, kann boşluğundakı bir organın  iltihabı ve olağan koşullar­da iç yüzeyinde mikrop bulunduran bir iç  organının delinmesi yer alır.• Bir yaranın varlığı  Olağan koşul­larda  aseptik, yani bütünüyle mikrop­suz olan kann zanna mikroplar nasıl  ulaşır? Mikroplar kann zanna bir darbe sonucunda kann duvannda oluşan  bir yaradan girebilir. Bu olasılık göz önüne alınarak, kann duvanndaki  bütün yara­lara kuşkuyla bakılmalıdır. Bu durum. özellikle çocuklarda,  kann ön duvannın ince olması ve esnek dokulardan oluş­ması nedeniyle  daha da Önem kazanır. Yaranın, yanlış bir yaklaşımla yalnızca deride  geliştiği sanılabilir. Oysa yara kann zarıyla bağlantılı olabilir. Bu  ne­denle bir yaranın kann duvarını aşma­dığından ve kann boşluğuna  yayılma-dığından emin olmak gerekir.Kann duvanmn delinmesine yol açan  yaralara bağlı olarak gelişen karın zan iltihabı, bağırsağın bir  bölümünün delinmesi nedeniyle ortaya çıkar. Böy­lece, fazlaca mikrop  taşıyan bağırsak içeriği karın boşluğuna geçer ve ağır bir mikropik kann  zan iltihabına neden olur. Bazı olgularda, bağırsak delinmese de, kann  duvanmn delinmesine yol açan cismin dış ortamdan taşıdığı mik­roplar  kann zarı iltihabına yol açar.• Karındaki bir iç organın iltihabı -Kann  zan iltihabı, akut apandisit ya da akut safrakesesi iltihabında (akut  kolesistit) görüldüğü gibi, iltihaplı, ancak delinmemiş bir iç organın  enfeksiyonu­nun yayılmasından kaynaklanabilir.Önce organın mukozasmda  başlayan iltihaplanma, buradan organın <a href="http://www.saglik.im/kas/">kas</a> taba­kasına ve daha sonra da bu  orgahın dış yüzeyini saran kann zanna yayılır. Bu duruma başlangıç  evresinde müdahale edilmezse iltihap kann zanna yerleşir. Ama bu yolla  ortaya çıkan kann zan il­tihabı görece yavaş geliştiği için, genel­likle  sınırlı bir <a href="http://www.saglik.im/yazi/iltihaplanma/">iltihaplanma</a> görülür.• Olağan koşullarda iç yüzeyinde mikrop bulunduran bir iç  organın delinmesi – Zamanında hızlı ve uygun bir tedavi uygulanmaması  durumunda hastayı kısa zamanda ölüme götüren ağır karın zan iltihaplan,  ileri derecede mikropik içerikli bir iç organın delinerek karın  boşluğuna açılmasına bağlı olarak gelişir. En sık görülen olgu, yay­gın  biçimde iltihaplanmış ve çürümüş apandisin delinmesidir. Bu durumda  apandiste biriken irin ve körbağırsağın içeriği karın boşluğuna  boşalarak ağır bir karın zan iltihabına yol açar.Öbür nedenler  şunlardır: Mide ülse­rinin delinmesi, bağırsak tifosuna bağlı olan  ülserlerden birinin delinmesi, tü­mörden kaynaklanan bağırsak  darlığın­dan ötürü delinme, bağırsağın bir parça­sının karın zan  kıvrımları içine girerek (invajinasyon) asılmasına bağlı olarak ya da  bağırsak dönmesi (volvulus) ne­deniyle bir bağırsak halkasının  boğul­ması sonucunda bağırsağın delinmesi. Safrakesesi iltihabı da  safrakesesinin yırtılmasıyla birikmiş olan irinin karın boşluğuna akması  sonucunda ka­rın zarı iltihabına neden olabilir.Mikroplar karın zarına  ulaştıkların­da bir dizi tepkiye neden olurlar. Kılcal damarlar  genişler. Sızmtı sonucunda önce berrak, sonra irinli ve hatta kokuş­muş  bir sıvı oluşur. Karın zarının iltiha­bı sınırlaması savunma gücüne  bağlıdır. Savunma gücü yüksekse çevresel lifsi yapışıklıklar oluşmasıyla  enfeksiyonun tüm karın zarına yayılması engellenir. Karın zarının  savunma gücü zayıfsa ya da mikroplar fazla saldırgansa, iltihap tüm karm  zarına yayılır; bu durumda çok ağır ve çok tehlikeli bir hastalık olan  akut yaygm karın zan iltihabı orta­ya çıkar.</p>
<p><strong>SINIRLI KARIN ZARI İLTİHABI</strong><br />
Sınırlı karm zan iltihabı temel olarak üç patolojik tabloyu İçerir:  İleo-çekal plastrone (ileum-körbağırsak zırhlı ilti­habı),  pelvi-peritonit ve diyaframaltı apse.• İleo-çekal plastrone  (ileum-körbağırsak zırhlı iltihabı) – Gerek irinli, gerek yaygın  iltihaplı akut apan­disitin yol açtığı bir komplikasyondur. Kann zarının  apandise yakın olan bölü­mü iltihaplanır ve kan basımına uğrar. Bunun  sonucunda bir sızıntı oluşur. Önce berrak lifli bir sıvı biçiminde olan  bu sızıntı sonra irinli bir hal alır. Eşza­manlı olarak, iltihaplanmayı  sınırlayan ve irinin tüm kann zanna yayılmasını önleyen yapışıklıklar  oluşur. Sonunda İrin koyulaşır ve yerini bağdokusu alır. İltihaplı  apandisi, körbağırsağı ve ileu-mun son halkalarını içine alan yapışkan  şeritlerden bir tür zırh oluşur. Belirtiler akut apandisit ile aynıdır;  hastalık ağır gidişlidir ve hemen tedaviye başlanma­sı gerekir. Ama acil  cerrahi girişim, ya-pışıklıklann, yırtılmasına ve iltihabın tüm kann  zanna yayılmasına yol açabi­leceğinden, tehlikelidir. Önce 15-20 günlük  güçlü bir <a href="http://www.saglik.im/antibiyotikler/">antibiyotik</a> tedavisi  uygulandıktan sonra iltihaplı bölge cer­rahi girişimle çıkarılır.•   Pelvi-peritonit – Pelvi-peritoit ka­rm zarının <a href="http://www.saglik.im/pelvis-legen/">leğen</a> bölgesindeki (pelvis) bölümüyle sınırlı bir karın zan iltihabı­dır.  Dölyatağı,_tüpjerye yumurtalıkla­rın iltihaplanmasının bir sonucu olarak  bu hastalık daha çok kadınlarda görülür ve <a href="http://www.saglik.im/kategori/hastaliklar/kadin-hastaliklari/">kadın  hastalıkları</a> kapsamına girer.Pelvi-peritonitin belirtileri, akut  apandisitin yol açtığı sınırlı kann zan iltihabının belirtileriyle hemen  hemen aynıdır. Bu nedenle bu iki biçimi birbi­rinden ayırmak güçtür.  Pelvi-peritonit tedavisi yüksek dozda güçlü antibiyotik verilmesine ve  buz torbası uygulaması­na dayanır Diyaframaltı apse  Bir başka sınırlı  kann zan iltihabı biçimi diyaframaltı apse olarak adlandınlır. Karnın,  üstteki diyaframla alttaki yatay kalınbağırsağın askısı arasındaki bir  noktasında sınırlı irin birikmesiyle ortaya çıkar. Diyafram­altı apse  sağda ya da solda olabilir. Sağ­daki diyaframaltı apse diyaframla  kara­ciğer arasında ya da karaciğerin altında ortaya çıkabilir.Apse,  kann zanndaki yapışıklıklarla sınırlanan ve irinli sızıntıyla birlikte  ge­lişen yerel iltihabi bir durumdur. Başka bir deyişle, irinle dolu  karın zan kesele­rinin oluşması söz konusudur. Sağ di­yaframaltı apse  daha çok, irinli bir saf­rakesesi iltihabına, bir karaciğer apsesi­ne ya  da apandisin karaciğeraltı gibi anormal bir yerde iltihaplanmasına  bağ­lı olarak, iltihabın kann zanna atlama­sıyla gelişen bir  komplikasyondur. Sol diyaframaltı apse ise  mide-onikipar-makbağırsağındaki bir ülserin delinme­sinden kaynaklanır.  Kann zanna boşa­lan mide içeriği, kann zanmn savunma mekanizması olarak  oluşturduğu yapı­şıklıklar tarafından tutulur ve bunun so­nucunda yaygın  bir kann zan iltihabı­nın ortaya çıkması Önlenir.Belirtiler,  başlangıçtaki hastalığa bağlı olarak ya aniden ya da yavaş ya­vaş ortaya  çıkar. Ama genellikle asıl hastalığa özgü belirtiler bunlan gölge­ler.  Diyaframaltı apse ateş, genel duru­mun bozulması, mideüstü ve böğürde  istemsiz kas kasılması ve bu bölgelerde ağn gibi belirtilerle kendini  gösterir. Hastalığın tedavisi cerrahi girişimle ap­senin boşaltılmasına  dayanır.<br />
<strong>YAYGIN KARIN ZARI İLTİHABI</strong><br />
Akut yaygın kann zan iltihabı, birkaç gün içinde Ölüme neden olabilecek  ka­dar ağır gidişli bir hastalıktır. Bütün ka­nn zanna yayılan  iltihaplanma sonucunda büyük miktarda irin birikir ve vücut hızla  zehirlenir.</p>
<p>Belirtiler hemen bütün şiddetiyle or­taya çıkar. Bütün karna çok  şiddetli bir ağn yayılır; ağn karna hafif bir baskıy­la daha da  şiddetlenir. <a href="http://www.saglik.im/kategori/kaslar/">Kaslar</a> gergin bir hal  ahr. <a href="http://www.saglik.im/nabiz/">Nabız</a> çok hızlanır ve <a href="http://www.saglik.im/ates/">ateş</a> çok yükselir. Hasta <a href="http://www.saglik.im/gaz/">gaz</a> ve  dışkı çıkaramaz, sürekli bir hıçkınk görülür. Bazen ba­ğırsağın bir  bölümünün delinmesiyle kann boşluğuna hava girmesinin sonu­cu olarak ya  da diyaframaltı apse olgu­larında karaciğer üzerine elle vurulması  sırasında normalde alınan tok ses kay­bolmuştur. Bütün bu bulgular  hastalığın ileri derecede ağır olduğunu ve hemen tıbbi müdahale  gerektiğini gösterir. Hastanın genel durumu, dolaşım yet­mezliğine bağlı  olarak giderek kötüle-şir. Gözler çukura kaçar, dil ve dudak­lar kurur,  <a href="http://www.saglik.im/burun/">burun</a> sivrilir ve cilt balmumu rengi alır. Bu belirtiler “peritonit yüzü”  denen görünümün tipik özellikleridir.Yaygın kann zan iltihabı tanısını  koymak, iltihabı oluşturan nedeni sap­tamaktan daha kolaydır. Ama  hastanın sindirim kanalıyla ilgili bir rahatsızlık geçirdiğinin  bilinmesi nedenin sapti masını kolaylaştırır. Hasta hemen h. taneye  kaldınlmah ve iltihap bütünü; yerleşmeden ameliyat edilmelidir. Aı  öncelikle iltihaba yol açan neden ara; rılmalıdır. Bir apandisite  bağlıysa ap dis alınmalıdır. Bir bağırsak halkası ( linmişse, ya bu  halka alınmalı ya mümkünse yırtık dikilmelidir.Kainin boş organlarının  delinme ne bağlı kann zan iltihabı olgulanm genel durum köklü bir cenahi  girişi] elvermeyecek kadar ağırsa, delik geç olarak dikilir ve köklü  cenahi girişil genel durum uygun olduğunda başvuı lur. Ameliyatla kann  zarından irin t şaltılır, antibiyotik ve sulfonamitler ı rilir, yara  kapatılır ve ameliyat son smda oluşacak irinin boşalması için 1 nn  boşluğuna bir akaç (dren) kon Ameliyattan önce, ameliyat sırasın ve  sonrasında antibiyotik veraı önemlidir. Belirtilerin başlamasına1 sonra  zaman geçtikçe hastayı kurları olanağı giderek azalır. Bundan ötürü  ken  tam ve vakit geçirmeden cerrahi rişimde bulunmak büyük önem taşır.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>KARIN ZARI İLTİHABINA KİMLER YAKALANIR?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong></p>
<p>Erkekler mi, yoksa kadınlar mı daha fazla karın zarı iltihabına   yakala­nırlar?<br />
Kann zan iltihabının görülme sıklığı bakımından erkekler ile kadınlar   arasın­da bir fark yoktur.</p>
<p><strong>Soru</strong></p>
<p><strong>Karın zarının işlevleri nelerdir?</strong></p>
<p><strong>Cevap</strong><br />
Karın zarı iç organlann birbirleri üstünde kaymasını sağlar. Aynca yan   geçir­gen bir zar olarak diyaliz yapabilecek, yani <a href="http://www.saglik.im/su/">su</a> ve  elektrolitler için  seçmeli davranabilecek özelliktedir. Kann zarının  ilaçlan, elektrolitli  çözeltileri, bak­teri ve toksik maddeleri emme  gücü de vardır.</p>
<p>﻿</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.saglik.im/karin-zari-iltihabi-peritonit/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

